1940’lardan beri Türkiye Cumhuriyeti’nin sermaye ve tasarruf
sahipleriyle ilişkisi hep problemli oldu. (Bu görüşü Osmanlı
dönemine de taşımak mümkün. 1923 sonrasında ise eskinin eskide
kaldığı bir temiz sayfa açılmıştı, ancak maalesef ki bu uzun
sürmedi.)
Doğru ve akılcı kamu politikalarıyla, orta ve uzun vadeli
planlamalarla, sadece bazı gerekli teknoloji ve know-how
transferleriyle 15 yıl gibi bir sürede nasıl neredeyse sıfırdan bir
ekonomi inşa edilebildiğini gördük. Ancak sonrasında işler giderek
karışmaya, siyaset vizyonsuzluğa ve kısa vadeye saplanmaya, kamu
ise liyakatsizleşmeye ve plansızlaşmaya başladı.
Cumhuriyetin ilk döneminde büyük zorluklara rağmen bir ödemeler
dengesi krizi yaşadık mı? Hayır. Ama sonrasında, bağımsız bir
kalkınma politikasından bihaber iktidarlar katma değer üretemedikçe
giderek daha çok halkın tasarruflarına göz dikmeye ve yurtdışından
kaynak sağlamaya yöneldiler. Bu da krizlere açık, stop-go şeklinde
tanımlanabilecek bir ekonomik yapı yarattı.
1940’tan beri halkın tasarruflarına el atma çabalarını ve
bunların yarattığı etkileri kısaca özetlersek:
1942 Varlık vergisi-Mülkiyet hakkının yok sayılması algısı ile
birlikte yurtdışına kaçış
1961 Tasarruf bonosu-Zorunlu borçlandırma ile tasarrufların
eritilmesi
1970-80’ler-finansal baskılama (mevduata eksi reel faiz) yoluyla tasarrufların eritilmesi
1982 Bankerler krizi-Kamunun denetimsizliği sonucu birikimlerin
batması
1990’lar-Zorunlu tasarruf kesintileri yapılması ve bunların
nemalandırılmaması
1994-2001-2018 devalüasyonları-Tasarrufların döviz değerinin
yüksek oranda azalması
2021-23-Bir kez daha finansal baskılama yoluyla tasarrufların
eritilmesi
Bu liste istimlakler ve imar kanunu değişiklikleri ile
gayrimenkul yatırımlarının güvencesini zedeleyen uygulamalara da
genişletilebilir. Devalüasyonlar ise bilinçli bir politika tercihi
olmasalar bile neticede bizzat ekonomi
politikalarındaki zaafiyetler nedeniyle TL tasarrufların değerini
düşürdü ve tasarruf sahiplerini dövize yöneltti.
Bu uygulamalar ve yüksek enflasyon nedeniyle Türk tasarruf
sahiplerinin yıllar içerisinde birikimlerinin ciddi bir kısmını
yurt dışına çıkarmış olmaları ve döviz
ve altın yatırımlarına yönelmeleri şaşırtıcı değil tabii ki.
Devletin tasarruf sahibinin nezdinde güvenini kaybetmiş olması bir
anlamda kamunun risk primini artıran bir olgu. Bu şartlar altında
da ekonomik performans belirgin bir şekilde zayıflamaya devam etse
bile Merkez Bankası’nın TL faizleri tasarruf sahibini tatmin edecek
kadar yüksek tutmaktan başka bir çaresi de yok. Aksi takdirde
yeniden bir dövize yönelim ve buna paralel olarak sıcak para
çıkışları, ve yeni bir devaluasyon olgusu gibi ne ekonomik olarak,
ne de siyaseten istenmeyen bir noktaya gelinebilir. Öte yandan,
TL’nin her geçen gün artan değerliliği ne kadar sürdürülebilir, o
da ayrı bir soru işareti tabi.