Enflasyon ve beklentiler

Ömer Faruk ÇOLAK EKONOMİ ATLASI

Enflasyonu düşürmek için para ve maliye politikaları uygulanırken hangi politikaya öncelik verileceği önemli. Ancak bunun kadar önemli olan iki olgu daha var. Bunlar beklentiler ve politikalara karşısında iktisadi birimler arasında nasıl bir ayrım yapılacağı.

Enflasyonu önlemeye yönelik alınan kararlara eğer bireyler, iş dünyası yeteri kadar güven duymuyorsa alınan tüm önlemler boşa çıkabilir. İktisat teorisinde beklentilere yönelik iki temel yaklaşım var, rasyonel beklentiler ve uyarlanabilir beklentiler.

Rasyonel beklentiler, bireylerin piyasada mevcut en iyi bilgilere dayanarak kararlar aldıklarını ve geçmiş eğilimlerden ders aldıklarını kabul eder. Teori, insanların bazen yanılabileceğini, ancak ortalama olarak doğru beklentilere sahip olacağını kabul eder.

Rasyonel beklentiler ilk olarak 1961 yılında Amerikalı iktisatçı John F. Muth tarafından ortaya koyuldu. Muth’un analizi 1970'lerde Robert Lucas ve T. Sargent tarafından geliştirildi. Bu iktisatçıların öncülük ettiği yeni klasik makro iktisat okuluna göre iktisadi birimler her zaman geçmişteki hatalardan ders alırlar. Tahminleri tarafsızdır ve karar vermek için mevcut tüm bilgileri ve ekonomik teorileri kullanır. İktisadi birimler ekonominin nasıl çalıştığını ve hükümet politikalarının fiyat düzeyi, işsizlik düzeyi ve toplam çıktı gibi makroekonomik değişkenleri nasıl değiştirdiğini bilirler.

Rasyonel beklentiler teorisinin zayıf ve güçlü türleri bulunmakta. “Güçlü” beklentiler, aktörlerin mevcut tüm bilgilere erişebildiğini ve bu bilgilere dayanarak rasyonel kararlar verebildiğini varsayar. "Zayıf" beklentiler, iktisadi aktörler ilgili tüm bilgilere erişmek için zamanları olmadığını, ancak sınırlı bilgilerine dayanarak kararlar aldıklarını varsayar. Örneğin, eğer peynir satın alırlarken, aynı markayı almaya devam etmek ve diğer peynir markalarının göreceli fiyatları hakkında mükemmel bilgi alma konusunda endişelenmemek “rasyonel” bir davranış biçimidir.

 Enflasyon tahminlerinin doğruluğunu test etmek için sıklıkla rasyonel beklentiler yaklaşımı kullanılmakta. Örneğin P e t, bireyin t-1 yılındaki fiyat düzeyine ilişkin t yılındaki tahmini olarak alınır. Burada Pt ele alınan yılının fiyat düzeyini göstermekte.  Gerçekleşen fiyat düzeyi ile bireyin tahmini arasındaki fark, t yılı için tahmin hatasıdır. Buna göre P t – P e t  = r t  bireyin t yılındaki tahmin hatası olur. Rasyonel beklentilerde tahmin hataları öngörülemeyen rakamlardan kaynaklanır. rt yükseldikçe fiyatlara ilişkin yanlış beklentiler yapıldığını gösterir.  

Rasyonel beklentilerin geçerli olması halinde bugün olanlar gelecekte ne olacağına dair beklentilere bağlıdır. Ancak gelecekte ne olacağı aynı zamanda bugün ne olacağına da bağlıdır. 

Beklentiler ilişkin ikinci teori “uyarlanabilir beklentiler” olarak adlandırılır. Rasyonel karar almayı kullanan bireyler karar vermek için piyasadaki en iyi bilgileri kullanırken, uyarlanabilir karar vericiler gelecekteki sonuçları tahmin etmek için geçmiş eğilimleri ve olayları kullanır. Bu aynı zamanda geriye dönük karar verme olarak da bilinir. Buna göre eğer enflasyon bir önceki yılda arttıysa, insanlar bir sonraki yılda enflasyon oranının da artmasını beklenir. Buna göre t dönemi fiyat düzeyi beklentisi bir önceki dönem gerçekleşen fiyat düzeyine bağlıdır. Yani t = P t -1 olur. 

Bireyler, beklenenle gerçekleşen enflasyon oranı arasında bir fark varsa, enflasyon beklentilerini değiştirirler. Ancak beklentileri doğru çıkarsa geleceğe yönelik beklentileri büyük bir olasılıkla değiştirmezler. Sonuç olarak uyarlanabilir model basittir çünkü insanların kararlarını geçmiş verilere dayandırdığını varsayar. 

Türkiye’de hükümetin uyguladığı iktisat programındaki hedeflerle ilişkin güven zayıf. Bireyler ve iş dünyası programda belirtilen hedeflerin gerçekleşeceğine ilişkin beklentileri zayıf olduğu için ne para ikamesinden vazgeçiyor ne de elindeki geliri harcamaktan.  

Hükümet, izlediği ücret politikası ile çalışanları iki bölmüş durumda. Bir tarafta siyasal iktidara tam bir bağlılık gösteren ücretle çalışan kamu görevlileri (5,1 milyon kişi) ve yine yüksek ücret alan özel sektör çalışanları (yaklaşık 1 milyon kişi) diğer yanda ise düşük ücretle çalışanlar ile kendi hesabına çalışanlar (27,5 milyon kişi) ve emekliler (15,3 milyon kişi) bulunmakta. Hükümet bu ayrıma yapmasına karşın uyguladığı para ve maliye politikalarında ayrıma gitmiyor. Bundan dolayı da yoksulluk daha çok artıyor ve gelir dağılımı daha çok bozuluyor. Dolaysıyla Türkiye’de ciddi bir bölüşüm sorunu var. Bundan ücretliler, üreticiler özellikle tarım sektöründe üretim yapanlar etkileniyor.

Bu politikanın iktisadi ve siyasi sonuçları elbette olacak. Bunun bedelinin ne olacağını da çok geçmeden öğreneceğiz. 

Okuma önerisi: Olivier BlanchardDani Rodrik, Eşitsizlikle Mücadele – Devletin Rolünü Yeniden Düşünmek

Tüm yazılarını göster