Makule dönüş halinde liranın ‘aşırı’ değerlenmesine karşı yapılabilecekler

Fatih ÖZATAY EKONOMİDE UFUK TURU

Seçimlerden sonra ekonomi politikasında makule dönülmesi halinde paramızın yabancı para birimleri karşısında değerlenmesi ihtimali yüksek. Zira makule dönüş –ki son üç yazımda yer alan ilk alternatifti, güvenin artması, kurumların ve ekonomi politikasının itibarının belirgin biçimde yükselmesi ve dolayısıyla risk priminde keskin bir düşüş gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bu koşullar altında bir yandan yerli para cinsinden mali varlıklara olan talebin yükselmesi diğer yandan yurtdışından sermaye girişlerinin (döviz arzının) yükselmesi beklenir.

Bir miktar değerlenme enflasyonla mücadele açısından iyi olabilir; ancak paramızın çok fazla değerlenmesi halinde uluslararası piyasalarda rekabet gücümüzün olumsuz etkilenmesi riski var. Makule dönüş senaryosu içinde, rekabet gücümüzü artıracak reformlar var, ancak bunların etkisinin kısa vadede görülmesi düşük ihtimal. Dolayısıyla yerli paranın değerine dikkat etmek gerekir.

Bu çerçevede değerlenme sorunu sadece para politikasının üzerine yıkılmamalı. Para politikasının yapabileceklerinin bir sınırı var çünkü. Mesela şu durumu düşünün: Güvenin artması ve itibarın yükselmesi, Türkiye gibi büyük bir ekonomiye –uluslararası finans piyasalarında dış koşullar kötü değilse- yabancı sermayenin akması demek. Bu sermayenin ilk başlarda uzun vadeli olmasını ummak gerçekçi olmaz. Böyle bir ortamda bankaların ve bankalar dışındaki şirketler kesiminin hem yurtiçi hem de yurtdışı borçlanma imkânları artacaktır. Kısacası, kredi artışı çok yükselebilir. Bu, ithalatın ‘patlaması’na yol açar; cari açık artar. Merkez Bankası salt faiz politikası ile ne yapabilir? Diyelim ki talebi kısmak için faizi yükseltti; daha fazla sermaye girişi ve liranın daha çok değerlenmesi söz konusu olacaktır. Faizi düşürmesi ise daha canlı ekonomi, daha fazla ithalat ve yine daha yüksek cari açık anlamına gelir.

Böyle bir açmaz 2004’te yaşanmıştı. Çoğu kesinin Merkez Bankası’nın liranın değerlenmesine seyirci kalmakla suçladığı bir dönemdi o. Oysa bu açmazdan çıkış mümkün. İki yolla. Birincisi, hızlı kredi genişlemesini sınırlayacak araçların çoğu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nda. Kredi-değer oranları, sermaye yeterlik oranları gibi. Bu tür makro sakıngan araçların kullanılması ile kredi genişlemesini sınırlamak ve cari açıktaki bozulmayı azaltmak/durdurmak mümkün olabilir. O dönemde Merkez Bankasını suçlayanların gözden kaçırdıkları olgu bu açmaz ve açmazdan çıkışın makro ihtiyati önlemlerle mümkün olduğu gerçeği. O dönemin para politikasının suçlanması ve çoğu ekonomistin bu açmazı ve açmazdan çıkış yolunu gözden kaçırmaları ya da bilmemeleri değil asıl mesele. Mesele, seçim sonrası makule dönüş senaryosunda karşımızı çıkması çok muhtemel bu olumsuz gelişmeyi doğru araçlarla engellemenin mümkün olduğu gerçeği.

İkinci yol sermaye kontrolleri. Seçim sonrası için şöyle bir avantaj var. 2018 Rahip Brunson krizi travmasından bu yana, yurtdışından sermaye girişlerini ve yurtdışına sermaye çıkışlarını kontrol etmeye yönelik bir dolu karar alındı. Tamam, bunların çoğu ‘kıra döküle’ alındı, bir bütünlük yoktu ama seçim sonrasında bunların bir kısmını korumak düşünülebilir. Hangilerinin korunacağı, hangilerinin hemen kaldırılacağı, hangilerinde kademeli bir geçiş olacağı çok önemli. Ancak ayrıntılı bir analiz gerektirir ve bir köşe yazısının sınırlarını aşar. Avantajdan kasıt şu: Sermaye kontrollerinin sıfırdan getirilmeyecek aksine bir kısmının kaldırılacak olması. Sonuçta işe yarar az sayıda araçla yola devam etmek mümkün.

Tüm yazılarını göster