Yapay zekânın ürettiği değerin vergilendirilmesi ve vergiyi doğuran olayın yeniden tanımlanması (3)

Burcu ALPTEKİN

Vergi Başmüfettişi

(Yazımızın I. Bölümünde “Vergiyi Doğuran Olay”ın İnsansız Değer Yaratımı Karşısında Yaşadığı Kavramsal Tıkanma, Yapay Zekânın İnsan Fiilini İkame Ettiği Durumlarda Vergiyi Doğuran Olayın Yeniden İnşası, Yapay Zekânın Kendi Kendine Öğrenme Yeteneği Karşısında Vergiye Tabi Gelirin Tespit Edilmesindeki Şeffaflık Sorunu, Yorumsal Mecraya Taşıdığımız Üç Katmanlı AI Income Nexus Modeli; Yazımızın II. Bölümünde ise Transfer Fiyatlandırmasında İnsan-Dışı Değer Yaratmanın Ölçülmesi, Algoritmik Fonksiyon Karmaşası, Yapay Zekâ Döneminde Kâr Kaydırmanın Yeni Biçimleri, Transfer Fiyatlandırmasının İnsan-Dışı Bir Ekonomiye Uyarlanması ve dahasını içeriklendirerek sizlerle paylaşmış, görüşlerinize sunmuştuk. Bugün aynı yazımızın III. Bölümü olan Türkiye gerçeği ile sizlerleyiz…)

 

Türkiye’de Yapay Zekâ Gerçeği Ve Vergilendirilmesi

Yapay Zekânın Türkiye’de Vergisel Olarak “Adı Konulmamış” Varlığı

Yapay zekâ, günümüz ekonomik sistemlerinde yalnızca üretim süreçlerini hızlandıran ya da maliyetleri düşüren teknik bir araç olmanın çok ötesine geçerek, özellikle büyük veri analizi, otomatik karar alma mekanizmaları ve öğrenen algoritmalar aracılığıyla doğrudan doğruya iktisadi değer üreten, bu değer üzerinden gelir elde edilmesini mümkün kılan ve hatta kimi durumlarda insan emeğini ikame eden bir fonksiyonlar bütünü hâline gelmiş olmasına rağmen, Türk vergi hukukunun hâlen bu olguyu büyük ölçüde klasik yazılım, yardımcı hizmet ya da Ar-Ge faaliyeti çerçevesinde değerlendirmeye devam etmesi, yapay zekâ kaynaklı değer üretiminin vergisel açıdan görünmezleşmesine yol açan temel yapısal sorunlardan birini oluşturmaktadır. Nitekim vergi hukukunun süje, gelir ve matrah kavramlarının tarihsel olarak insan iradesine, fiziksel varlığa ve coğrafi sınırlara dayalı bir ekonomik gerçeklik varsayımı üzerine inşa edilmiş olması, karar alma süreçlerinin giderek algoritmalara devredildiği, katma değerin insan müdahalesi olmaksızın üretilebildiği ve ekonomik faaliyetin mekânsal sınırları aşarak dijital ortamlarda gerçekleştiği bir düzende ciddi bir normatif boşluk yaratmakta; bu boşluk, yapay zekâ tarafından üretilen değerin kime atfedileceği, hangi gelir unsuruna dâhil edileceği ve hangi ülkede vergilendirileceği sorularını cevapsız bırakmaktadır. Bu günkü yazımız, tam da bu noktada, Türkiye’de yapay zekânın vergisel açıdan “adı konulmamış” bir varlık olarak kalmasının nedenleri üzerinde konuşmayı, mevcut mevzuatın yapısal sınırlarını değerlendirmeyi ve vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında kaçınılmaz hâle gelen paradigma değişimi ihtiyacını tartışmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de Yapay Zekâ: Stratejik Söylem Ve Ekonomik Gerçeklik Arasındaki Uçurum

Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve Normatif İddialar

Türkiye’de yapay zekâya ilişkin resmi söylemin en somut yansımasını oluşturan Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve bu stratejiye bağlı politika belgeleri incelendiğinde, yapay zekânın ekonomik büyümenin, verimlilik artışının ve küresel rekabet gücünün temel unsurlarından biri olarak konumlandırıldığı, kamu ve özel sektör nezdinde yaygınlaştırılmasının hedeflendiği ve bu alandaki yatırımların teşvik edilmesinin öngörüldüğü görülmekle birlikte, söz konusu belgelerin vergisel boyutunun büyük ölçüde yüzeysel kaldığı ve yapay zekânın doğrudan bir gelir ve katma değer üretim aracı olarak değil, daha ziyade desteklenmesi gereken bir teknoloji alanı olarak ele alındığı dikkat çekmektedir. Bu durum, stratejik düzeyde yapay zekâya atfedilen ekonomik önem ile vergi hukuku düzeyinde bu önemin karşılığını bulamaması arasındaki temel çelişkiyi ortaya koymakta; yapay zekâ bir yandan ekonomik kalkınmanın lokomotifi olarak sunulurken, diğer yandan bu kalkınmanın vergisel sonuçlarının nasıl yönetileceğine ilişkin bütüncül bir yaklaşım geliştirilmemesi, vergi sisteminin yapay zekâ kaynaklı değer üretimini sistematik olarak ıskalamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, strateji belgelerinde yer alan iddialı hedeflerin, vergi hukuku açısından somut normatif düzenlemelerle desteklenmediği sürece, yapay zekânın ekonomik etkilerinin büyük ölçüde kayıt dışı ya da eksik vergilendirilen bir alanda kalacağı açıktır.

Yapay Zekânın Vergisel İz Kaybı Yarattığı Alanlar

Türkiye’de yapay zekânın fiilî kullanım alanları incelendiğinde, söz konusu teknolojinin artık istisnai ya da deneysel bir uygulama olmaktan çıkarak, özellikle bankacılık, finansal teknolojiler, e-ticaret, dijital reklamcılık, sigortacılık, muhasebe ve denetim süreçleri gibi yüksek katma değerli sektörlerde ekonomik karar alma mekanizmalarının merkezine yerleştiği görülmekte; ancak bu yaygın kullanımın vergisel düzlemde aynı ölçüde izlenebilir, sınıflandırılabilir ve matraha dâhil edilebilir bir karşılık bulamadığı da hâlihazırda açıkça ortaya çıkmaktadır. Nitekim kredi tahsis süreçlerinde risk analizini gerçekleştiren algoritmalar, dinamik fiyatlama yoluyla satış gelirlerini maksimize eden yapay zekâ sistemleri, kullanıcı davranışlarını analiz ederek reklam gelirlerini belirleyen öğrenen modeller ya da muhasebe ve denetim faaliyetlerinde insan emeğini büyük ölçüde ikame eden otomasyon çözümleri, doğrudan doğruya gelir artışı ve maliyet tasarrufu sağlayan iktisadi sonuçlar üretmesine rağmen, bu sonuçların hangi ölçüde yapay zekâ kaynaklı olduğu, söz konusu değerin kime ait sayılacağı ve hangi hukuki zeminde vergilendirileceği hususları çoğu zaman belirsizliğini korumaktadır.

Bu belirsizlik, yapay zekâ tarafından yaratılan değerin vergisel olarak görünmez hâle gelmesine yol açan çok katmanlı bir iz kaybı mekanizması üretmekte; bir yandan yapay zekânın şirket bünyesinde geliştirilen bir yazılım mı, dışarıdan temin edilen bir hizmet mi, yoksa sürekli öğrenen ve kendini geliştiren bağımsız bir üretim faktörü mü olduğu sorusu cevapsız kalırken, diğer yandan bu teknolojinin sağladığı katma değerin mevcut gelir unsurları içerisinde eritilerek, insan emeğiyle ya da klasik sermaye unsurlarıyla üretilmiş gibi vergilendirilmesi, yapay zekânın ekonomik ağırlığını sistematik biçimde maskelemektedir. Özellikle çok uluslu dijital şirketlerin Türkiye’de fiziksel bir varlık göstermeksizin, algoritmalar aracılığıyla kullanıcı verilerinden değer üretmesi ve bu değerin önemli bir kısmının yurt dışına aktarılması, mevcut vergi sisteminin mekân, süje ve gelir kavramlarına dayalı kurgusunun yapay zekâ temelli iş modelleri karşısında ne ölçüde yetersiz kaldığını somut biçimde ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede, yapay zekânın fiilî kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan asıl sorun, teknolojinin vergilendirilip vergilendirilemeyeceğinden ziyade, yapay zekâ tarafından üretilen iktisadi değerin mevcut vergi hukuku kavramları içerisinde doğru bir şekilde yakalanıp yakalanamadığı noktasında düğümlenmektedir. Zira yapay zekâ, çoğu durumda insan müdahalesi olmaksızın karar alabilen, öğrenebilen ve ekonomik sonuç doğurabilen bir yapı olarak, vergi hukukunun geleneksel olarak varsaydığı “bilinçli irade sahibi mükellef” modelini fiilen aşındırmakta; bu aşınma ise, vergisel matrahın giderek daha soyut, daha dağınık ve daha zor tespit edilebilir hâle gelmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de yapay zekânın fiilî kullanımına ilişkin tablo, yalnızca teknolojik bir dönüşümü değil, aynı zamanda vergi hukukunun temel kavramsal dayanaklarını zorlayan derin bir yapısal kırılmayı, belki de yapılandırmayı da gözler önüne sermektedir.

Vergi Hukuku Bağlamında Yapay Zekâ

Süje, Gelir ve İktisadi Kıymet Tartışmasının Kavramsal Çerçevesi

Yapay zekânın vergilendirilmesine ilişkin tartışmaların, çoğu zaman teknik sınıflandırmalar ya da münferit vergi türleri üzerinden yürütülmesi, meselenin özünü oluşturan kavramsal sorunun gözden kaçırılmasına neden olmakta; oysa yapay zekâ, vergi hukukunun en temel yapı taşlarını oluşturan vergi süjesi, gelir kavramı ve iktisadi kıymet anlayışını eş zamanlı olarak zorlayan, bu kavramların her birini ayrı ayrı değil, bütünsel biçimde yeniden düşünmeyi zorunlu kılan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira vergi hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, süjelik kavramının bilinçli iradeye sahip gerçek ya da tüzel kişilere, gelir kavramının emek, sermaye ya da bunların birleşimi sonucu elde edilen ekonomik değerlere, iktisadi kıymet anlayışının ise büyük ölçüde maddi varlığa ya da en azından insan eliyle yaratılmış soyut haklara dayandırıldığı görülmekte; buna karşılık yapay zekânın, insan müdahalesi olmaksızın öğrenebilen, karar alabilen ve ekonomik sonuç doğurabilen bir yapı olarak bu üç kavramın kesişim noktasında yer alması, mevcut normatif çerçevenin sınırlarını görünür kılmaktadır. Bu bağlamda, yapay zekânın vergilendirilmesi meselesi, belirli bir vergi türüne ilişkin teknik bir uyarlama sorunu olarak değil, vergi hukukunun kavramsal mimarisinin dijital ekonomi karşısında ne ölçüde esneyebileceğini test eden yapısal bir sorun olarak ele alınmalı; aksi hâlde yapılacak her düzenlemenin, sorunu çözmekten ziyade farklı bir başlık altında ertelemekten öteye geçemeyeceği de kabul edilmelidir.

Yapay Zekâ Bir Vergi Süjesi Olabilir mi?

Vergi hukukunda süje kavramı, tarihsel olarak bilinçli iradeye sahip olma, hukuki ehliyet ve iktisadi tasarruf yetkisi gibi unsurlar etrafında şekillenmiş olup, gerçek kişiler ile tüzel kişilerin vergi borcunun muhatabı olarak kabul edilmesi, bu unsurların asgari düzeyde varlığına dayandırılmaktadır; ancak yapay zekânın, özellikle makine öğrenmesi ve derin öğrenme temelli sistemler aracılığıyla, önceden programlanmış sınırların ötesine geçebilen, veri setlerinden bağımsız örüntüler çıkarabilen ve bu örüntüler doğrultusunda ekonomik sonuç doğuran kararlar alabilen bir yapıya kavuşması, vergi süjesi kavramının yalnızca “hukuken tanınmış irade” kriteri üzerinden tanımlanmasının yeterliliğini tartışmalı hâle getirmektedir. Nitekim bir yapay zekâ sisteminin kredi tahsisi, fiyat belirleme, yatırım yönlendirme ya da risk yönetimi gibi alanlarda aldığı kararların doğrudan gelir artışı ya da maliyet azalması şeklinde somut iktisadi sonuçlar doğurması, bu sistemlerin ekonomik faaliyetin edilgen bir unsuru olmaktan çıkarak, fiilen değer üreten ve bu değerin yönünü belirleyen bir konuma yükseldiğini göstermekte, bu durum, vergi hukukunun süjelik anlayışının ekonomik gerçeklikle olan bağını zayıflatmaktadır.

Bununla birlikte, yapay zekânın mevcut hukuk düzeni içerisinde bağımsız bir vergi süjesi olarak kabul edilmesinin, yalnızca teknik değil, aynı zamanda normatif ve kavramsal sonuçlar doğuracağı açıktır; zira vergi süjesi olarak tanınmak, vergi borcunun şahsiliği, kusur sorumluluğu, yaptırım rejimi ve hatta mülkiyet ilişkileri gibi çok sayıda hukuki alanı doğrudan etkileyecek bir paradigma değişimini de beraberinde getirecektir. Bu nedenle, yapay zekânın vergi süjesi olarak kabul edilip edilemeyeceği sorusu, basit bir “evet” ya da “hayır” ikilemi içerisinde ele alınmamalı, aksine, yapay zekânın ekonomik sonuç doğurma kapasitesi ile hukuki sorumluluk üstlenme yeteneği arasındaki yapısal uyumsuzluk dikkatle analiz edilmelidir. Vergi hukukunun klasik süje anlayışının, yapay zekâ tarafından üretilen değeri ya tamamen insan ya da tüzel kişi arkasına gizleyerek görünmez kılması, kısa vadede sistemin işleyişini sürdürmesini sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede algoritmik karar alma süreçlerinin giderek özerkleştiği bir ekonomik düzende, vergi yükünün adil ve etkin biçimde dağıtılmasını güçleştiren ciddi sorunlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Bu çerçevede, yapay zekânın doğrudan bir vergi süjesi olarak tanınması yerine, “sınırlı ve türevsel bir süjelik” anlayışının tartışmaya açılması, hem mevcut hukuk düzeninin temel ilkeleriyle açık bir çatışmaya girmeden ilerlemeyi mümkün kılmakta hem de yapay zekâ kaynaklı değer üretiminin vergisel olarak izlenebilir hâle gelmesine katkı sağlayabilecek bir ara çözüm olarak değerlendirilebilmektedir. Böyle bir yaklaşım, yapay zekânın tamamen nesne olarak kabul edildiği mevcut durumu aşarken, onu tam anlamıyla bir hukuki kişi seviyesine çıkarmadan, belirli vergisel sonuçlar bakımından dikkate alınmasını mümkün kılabilecek esnek bir kavramsal çerçeve sunmakta, dolayısıyla vergi hukukunun, dijital ekonominin dayattığı yeni gerçeklik karşısında katı bir direnç yerine, kontrollü bir uyum stratejisi geliştirmesinin önünü açmaktadır.

Yapay Zekâ Kaynaklı Gelirin Hukuki Niteliği

Yapay zekâ tarafından üretilen ya da yapay zekânın belirleyici rol oynadığı ekonomik faaliyetlerden elde edilen gelirlerin hukuki niteliği, Türk vergi sisteminde yer alan klasik gelir unsurları ve vergisel sınıflandırmalar çerçevesinde değerlendirildiğinde, mevcut normatif yapının bu tür gelirleri kavramsal olarak yakalamakta ciddi güçlükler yaşadığı görülmektedir. Nitekim Gelir Vergisi Kanunu’nda gelir, gerçek kişilerin bir takvim yılı içinde elde ettikleri kazanç ve iratların safi tutarı olarak tanımlanmış; bu kazanç ve iratlar ticari kazanç, serbest meslek kazancı, ücret, gayrimenkul sermaye iradı ve menkul sermaye iradı gibi unsurlar altında sınıflandırılmıştır. Ancak yapay zekâ temelli sistemler aracılığıyla elde edilen gelirlerin, çoğu durumda ne doğrudan insan emeğine dayalı bir serbest meslek faaliyeti olarak ne de klasik anlamda sermaye kullanımına dayanan bir kazanç türü olarak nitelendirilebilmesi mümkün olmakta; bu durum, yapay zekâ kaynaklı gelirlerin mevcut gelir unsurları içerisinde zorunlu olarak “eritilmesine” ve bu yolla ekonomik gerçekliğin vergisel düzlemde bozulmasına yol açmaktadır.

Benzer bir sorun, Kurumlar Vergisi Kanunu bakımından da kendisini göstermekte, kurum kazancının ticari kazanç hükümlerine göre tespit edilmesi gerektiğine ilişkin temel ilke, yapay zekâ tarafından üretilen katma değerin hangi ölçüde kuruma, hangi ölçüde algoritmik karar alma sürecine atfedileceği sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Özellikle yapay zekânın kurum bünyesinde geliştirildiği, zaman içerisinde kendi kendine öğrenerek başlangıçtaki insan katkısını büyük ölçüde aştığı ve stratejik karar alma süreçlerinde belirleyici hâle geldiği durumlarda, elde edilen kazancın tamamının klasik anlamda kurum faaliyeti sonucu oluştuğunu varsaymak, ekonomik gerçeklik ile hukuki kurgu arasındaki mesafeyi giderek açmaktadır. Bu bağlamda, yapay zekânın kurum kazancının oluşumundaki rolünün sistematik biçimde göz ardı edilmesi hiç şüphesiz, vergi matrahının belirlenmesinde şeffaflık ve doğruluk ilkeleri açısından da tartışmalı bir zemin yaratmaktadır.

Öte yandan, Katma Değer Vergisi bakımından yapay zekâ temelli faaliyetlerin teslim mi yoksa hizmet mi olduğu yönündeki tartışmalar, meselenin yalnızca yüzeysel bir boyutunu oluşturmakta, asıl sorun, yapay zekâ tarafından üretilen değerin, klasik teslim ve hizmet kavramlarının ötesinde, sürekli, dinamik ve öğrenen bir süreç olarak ortaya çıkmasıdır. Zira yapay zekâ sistemleri çoğu zaman tek seferlik bir yazılım satışı ya da belirli bir hizmet sunumu şeklinde değil, sürekli güncellenen, kullanıcı etkileşimleriyle gelişen ve zaman içerisinde başlangıçtaki sözleşmesel çerçevenin dışına taşabilen bir değer üretim modeli üzerinden çalışmakta ve bu durum, KDV matrahının tespiti, vergiyi doğuran olayın zamanı ve yerinin belirlenmesi gibi temel konuları belirsiz hâle getirmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ kaynaklı gelirlerin, mevcut vergi türleri ve gelir sınıflandırmaları içerisinde parçalı ve dağınık biçimde ele alınması, sistematik bir çözüm sunmaktan ziyade, sorunu farklı vergi başlıkları altında yeniden üretmektedir.

Bu çerçevede, yapay zekâ kaynaklı gelirlerin hukuki niteliğinin belirlenmesinde, mevcut gelir unsurlarına zorla eklemlenen bir yaklaşım yerine, algoritmik değer yaratımını merkeze alan ve bu değerin üretim sürecindeki özgünlüğünü dikkatlerden uzak tutmayan yeni bir vergisel sınıflandırma ihtiyacı giderek daha belirgin hâle gelmektedir. Böyle bir yaklaşım, hem gelir vergisi hem de kurumlar vergisi bakımından yapay zekânın ekonomik ağırlığını görünür kılmayı mümkün kılacak, hem de katma değer vergisi açısından vergiyi doğuran olayın tespitine ilişkin yaşanan belirsizliklerin azaltılmasına katkı sağlayacaktır.

Dijital Ekonomi Ve Vergi Kaybı

Algoritmik Değer Yaratımı, Dijital Daimi İşyeri ve Türkiye Açısından Görünmeyen Matrahlar

Dijital ekonominin yapay zekâ temelli iş modelleri üzerinden yeniden şekillenmesi, vergi kaybı ve matrah aşınması tartışmalarını klasik “vergi kaçakçılığı” ya da “vergi planlaması” kavramlarının çok ötesine taşıyarak, doğrudan doğruya devletlerin vergilendirme yetkisinin sınırlarını zorlayan yapısal bir mesele hâline getirmiştir. Özellikle algoritmalar aracılığıyla gerçekleştirilen veri toplama, analiz etme ve bu verilerden ekonomik değer üretme süreçlerinin büyük ölçüde fiziksel varlık gerektirmemesi, gelir elde edilen ülke ile hukuki ve mali merkez arasındaki bağın kopmasına yol açmakta ve bu durum, vergi hukukunun coğrafi temelli kurgusunu ciddi biçimde aşındırmaktadır. Türkiye açısından bakıldığında, kullanıcı verilerinin Türkiye’de toplanmasına, bu veriler üzerinden ekonomik değer yaratılmasına ve söz konusu değerin önemli bir kısmının Türkiye pazarına dayalı olmasına rağmen, elde edilen kazancın çoğu zaman yurt dışındaki merkezlerde vergilendirilmesi, yapay zekâ temelli dijital ekonominin yarattığı en görünür vergi kaybı biçimlerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda, OECD öncülüğünde geliştirilen BEPS (Base Erosion and Profit Shifting) eylem planları ve dijital ekonomi odaklı düzenleme girişimleri, dijitalleşmenin vergisel etkilerine ilişkin küresel bir farkındalık yaratmış olmakla birlikte, yapay zekânın algoritmik değer yaratım sürecini tam anlamıyla kavrayabilmiş bütüncül bir çözüm sunduğunu söylemek güçtür. Zira BEPS tartışmaları büyük ölçüde çok uluslu şirketlerin kâr aktarımı, transfer fiyatlandırması ve vergi cennetleri üzerinden yürütülmüş, yapay zekânın, karar alma ve değer üretme süreçlerini insan faktöründen büyük ölçüde bağımsızlaştıran özgün yapısı ise çoğu zaman tali bir unsur olarak ele alınmıştır. Bu durum, dijital ekonominin en ileri aşamasını temsil eden yapay zekâ temelli faaliyetlerin, küresel vergi reformu çabaları içerisinde dahi tam anlamıyla görünürlük kazanamamasına neden olmaktadır.

Türkiye’nin bu küresel tartışmalar karşısındaki konumu ise, bir yandan dijital hizmetlerden elde edilen gelirlerin vergilendirilmesine yönelik olarak Dijital Hizmet Vergisi gibi özgün araçlar geliştirilmiş olması nedeniyle aktif bir politika izleniyormuş izlenimi yaratırken, diğer yandan bu tür vergilerin yapay zekâ kaynaklı algoritmik değer üretimini doğrudan hedef almak yerine, daha çok reklam gelirleri, aracı hizmetler ve dijital platform faaliyetleri gibi sınırlı alanlara odaklanması sebebiyle, sorunun özünü yalnızca kısmen yakalayabildiğini göstermektedir. Nitekim Dijital Hizmet Vergisi, dijital ekonominin yarattığı vergi kaybına kısa vadeli bir yanıt sunmakta, ancak yapay zekânın ekonomik faaliyetlerin merkezine yerleştiği, gelir üretim sürecinin büyük ölçüde algoritmik karar alma mekanizmalarına dayandığı bir düzende, kalıcı ve sistematik bir çözüm üretme kapasitesi sınırlı kalmaktadır.

Bu noktada dijital daimi işyeri kavramı, yapay zekâ temelli iş modellerinin vergilendirilmesi bakımından kritik bir tartışma alanı olarak öne çıkmakta, ancak mevcut daimi işyeri tanımlarının hâlen fiziksel varlık, sabit yer ve insan unsuruna dayalı bir mantıkla kurgulanmış olması, algoritmik değer yaratımının bu çerçeveye sığdırılmasını güçleştirmektedir. Yapay zekâ sistemlerinin Türkiye’de fiziksel bir ofis ya da personel bulundurmaksızın, tamamen dijital altyapılar üzerinden ekonomik değer üretmesi, mevcut daimi işyeri anlayışının sınırlarını zorlamakta ve Türkiye’de yaratılan değerin vergilendirilemeden yurt dışına aktarılmasına imkân tanımaktadır. Dolayısıyla dijital ekonomi ve yapay zekâ bağlamında ortaya çıkan vergi kaybı sorunu, yalnızca teknik mevzuat değişiklikleriyle değil, vergilendirme yetkisinin dayandığı kavramsal temellerin yeniden ele alınmasını gerektiren yapısal bir sorun olarak da değerlendirilmelidir.

Türk Vergi Mevzuatının Yapay Zekâ Karşısındaki Yapısal Uyumsuzluğu

Analog Normlar, Dijital Ekonomi ve Algoritmik Değerin Görünmezliği

Türk vergi mevzuatı, tarihsel olarak maddi üretim süreçleri, insan emeği ve fiziksel sermaye unsurları etrafında şekillenmiş bir ekonomik gerçeklik varsayımına dayanmakta olup, bu varsayımın yapay zekâ temelli dijital ekonomi karşısında giderek daha belirgin hâle gelen sınırlılıkları, özellikle amortisman rejimi, Ar-Ge ve teknoloji teşvikleri ile transfer fiyatlandırması uygulamaları üzerinden açıkça gözlemlenebilmektedir. Nitekim amortisman kuralları, iktisadi kıymetin belirli bir ekonomik ömre sahip olduğu ve bu ömrün zaman içerisinde fiziksel ya da fonksiyonel aşınma yoluyla tükendiği varsayımına dayanırken, yapay zekâ sistemleri çoğu zaman tam tersine, kullanım süresi arttıkça öğrenen, gelişen ve başlangıçtaki değerini aşan bir ekonomik kapasiteye ulaşmakta; bu durum, yapay zekânın klasik amortisman mantığı içerisinde ele alınmasını kavramsal olarak sorunlu hâle getirmektedir. Yapay zekânın değerinin zamanla azalmak yerine artabildiği bir ekonomik düzende, bu tür sistemlerin hızlandırılmış amortisman ya da itfa yoluyla kısa sürede giderleştirilmesi, vergisel matrahın yapay biçimde daralmasına ve algoritmik değerin gerçek ekonomik ağırlığının görünmezleşmesine yol açacaktır.

Benzer bir uyumsuzluk, Ar-Ge ve teknoloji geliştirme teşvikleri bakımından da kendisini göstermekte; yapay zekâ faaliyetlerinin büyük ölçüde teşvik kapsamına alınması, kısa vadede teknolojik yatırımları artırıcı bir etki yaratmakla birlikte, bu teşviklerin yapay zekâ tarafından üretilen sürekli ve tekrarlayan ekonomik değerin vergilendirilmesine ilişkin bütüncül bir çerçeve sunmaması, uzun vadede sistematik bir matrah erozyonuna zemin hazırlayacaktır. Özellikle yapay zekâ projelerinin başlangıç aşamasında Ar-Ge faaliyeti olarak kabul edilmesi, ancak sistemin olgunlaştıktan ve ticari olarak yoğun biçimde kullanılmaya başlandıktan sonra dahi vergisel açıdan aynı teşvik mantığı içerisinde değerlendirilmesi, yapay zekâ kaynaklı gelirlerin fiilen teşvik adı altında vergisizleştirilmesi sonucunu doğurabilecektir. Bu durum, vergi hukukunun teşvik ve adalet ilkeleri arasında kurması gereken dengeyi yapay zekâ lehine aşırı biçimde bozacak ve benzer ekonomik değeri insan emeğiyle üreten mükellefler açısından da eşitsizlik yaratacaktır.

Transfer fiyatlandırması uygulamaları ise, yapay zekânın çok uluslu şirket yapıları içerisindeki konumu dikkate alındığında, söz konusu uyumsuzluğun en karmaşık ve en sorunlu görünümlerinden birini ortaya koymaktadır. Yapay zekâ sistemlerinin çoğu zaman grup şirketleri arasında paylaşılan, merkezi olarak geliştirilen ve farklı ülkelerdeki iştirakler tarafından kullanılan algoritmalar olması, bu sistemlerin hangi ülkede geliştirildiği, hangi ülkede ekonomik değer yarattığı ve bu değerin hangi transfer fiyatlandırması yöntemiyle paylaştırılması gerektiği sorularını son derece tartışmalı hâle getirmektedir. Mevcut transfer fiyatlandırması kurallarının, insan emeği ve fiziksel varlıkların katkısını esas alan geleneksel değer zinciri analizlerine dayanması, algoritmik karar alma süreçlerinin ekonomik değer yaratımındaki belirleyici rolünü yeterince yansıtamamakta, bu da Türkiye’de yaratılan değerin, grup içi fiyatlama mekanizmaları yoluyla başka ülkelere aktarılmasını kolaylaştıracaktır.

Bu çerçevede Türk vergi mevzuatının yapay zekâ karşısındaki temel sorunu, teknolojiyi teşvik eden ancak aynı anda bu teknolojinin yarattığı ekonomik değeri sistematik biçimde tanımlayamayan ve vergilendiremeyen parçalı bir yapı sergilemesinde yatmaktadır. Mevzuat, bir yandan yapay zekâ yatırımlarını desteklerken, diğer yandan bu yatırımların olgunlaşmasıyla ortaya çıkan algoritmik değerin vergisel olarak nasıl ele alınacağına ilişkin net ve tutarlı bir çerçeve sunmamakta, bu durum ise, dijital ekonomi karşısında vergi sisteminin giderek daha fazla reaksiyoner ve geçici çözümlerle ayakta tutulmaya çalışıldığı bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır.

Durum böyleyken, bu çerçevedeki değerlendirme ve konuya münhasır önerilerimizi görüşlerinize sunmanın tam zamanı ne dersiniz…

Yapay Zekâ İçin Yeni Bir Vergisel Paradigma Arayışı

Yukarıda yapılan kavramsal ve normatif analizler birlikte değerlendirildiğinde, yapay zekâ temelli ekonomik faaliyetlerin mevcut vergi hukuku çerçevesi içerisinde yalnızca teknik düzenlemelerle ya da münferit vergi türlerine ilişkin geçici müdahalelerle etkin biçimde vergilendirilmesinin mümkün olmadığı, aksine bu alanda daha derinlikli ve bütüncül bir paradigmatik dönüşüm ihtiyacının ortaya çıktığı görülmektedir. Zira yapay zekâ, ne tamamen insan emeğine indirgenebilen bir üretim unsuru ne de klasik anlamda sermaye gibi pasif bir iktisadi kıymet olarak değerlendirilebilecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, yapay zekâ tarafından üretilen değerin mevcut gelir unsurları içerisinde zorunlu olarak sınıflandırılması, ekonomik gerçekliği yansıtmayan ve uzun vadede vergi adaletini zedeleyen sonuçlar doğuracaktır. Bu bağlamda, yapay zekâ kaynaklı gelirlerin, algoritmik değer yaratımı kavramı etrafında şekillenen ayrı ve özgün bir vergisel kategori olarak ele alınması, hem teorik tutarlılık hem de uygulama etkinliği bakımından güçlü bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.

Bu tür bir yaklaşımın hayata geçirilebilmesi için öncelikle, yapay zekâ tarafından üretilen ya da yapay zekânın belirleyici rol oynadığı ekonomik değerin tanımlanmasına yönelik açık ve işlevsel bir kavramsal çerçevenin oluşturulması gerekmektedir. Algoritmik katma değer olarak adlandırılabilecek bu kavram, bir ekonomik faaliyetin sonucunda ortaya çıkan toplam değerin, insan emeği ve klasik sermaye unsurlarından bağımsız olarak, yapay zekânın öğrenme, analiz ve karar alma kapasitesi sayesinde yaratılan kısmını ifade etmeyi amaçlamakta, böylelikle vergi matrahının tespitinde daha şeffaf ve analitik bir ayrıştırmaya imkân tanımaktadır. Bu ayrıştırmanın, mutlak bir teknik kesinlik iddiası taşımadığı kabul edilmekle birlikte, mevcut sistemde yapay zekâ katkısının tamamen görünmez kılındığı dikkate alındığında, görece bir iyileşme sağlayacağı da açıktır.

Buna paralel olarak, dijital daimi işyeri kavramının yapay zekâ temelli iş modellerini kapsayacak şekilde genişletilmesi, Türkiye’de yaratılan algoritmik değerin vergilendirilmesi bakımından kritik bir adım olarak değerlendirilmektedir. Fiziksel varlık, sabit yer ve insan unsuru gibi klasik kriterlerin yanı sıra, bir ülkede sistematik veri toplanması, bu veriler üzerinden algoritmik analiz yapılması ve bu analizlerin ekonomik sonuç doğurması gibi unsurların da daimi işyeri tespitinde dikkate alınması, dijital ekonominin fiilî işleyişine daha uygun bir vergisel bağ kurulmasını mümkün kılabilecektir. Bu tür bir genişleme, yalnızca çok uluslu dijital şirketler bakımından değil, yerli yapay zekâ girişimlerinin faaliyetlerinin de daha şeffaf biçimde izlenebilmesine katkı sağlayacaktır.

Dahası, yapay zekâya özgü bir amortisman ve değerleme rejiminin geliştirilmesi, algoritmik sistemlerin ekonomik niteliğini daha doğru yansıtan bir vergisel altyapının oluşturulması açısından da önem taşımaktadır. Yapay zekânın zaman içerisinde değer kaybeden değil, çoğu zaman değer kazanan bir iktisadi yapı olduğu gerçeği dikkate alındığında, bu sistemlerin klasik itfa ve amortisman kuralları içerisinde ele alınması yerine, performansa ve kullanım yoğunluğuna dayalı daha esnek bir değerleme yaklaşımının benimsenmesi, hem vergi matrahının doğruluğunu artıracak hem de mükellefler açısından öngörülebilirliği güçlendirecektir. Bu çerçevede önerilen düzenlemeler, yapay zekâyı vergisel açıdan cezalandırmayı değil, aksine yarattığı değeri doğru biçimde tanımlayarak adil ve sürdürülebilir bir vergilendirme rejimi oluşturmayı hedeflemektedir.

Peki,

Yapay Zekâ Vergilendirilmezse, Vergi Hukuku Ne Kadar Anlamlı Kalabilir?

Yapay zekânın ekonomik sistemler içerisindeki ağırlığı giderek artarken, bu teknolojinin yarattığı değerin vergisel olarak tanımlanamaması ve sistematik biçimde matrahın dışında kalması, yalnızca teknik bir mevzuat eksikliği değil, vergi hukukunun kendi kurucu varsayımlarını zorlayan derin bir yapısal sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu günkü yazımızda ortaya konulduğu üzere, Türkiye’de yapay zekâ, deyim yerindeyse stratejik belgelerde ekonomik kalkınmanın anahtarı olarak konumlandırılmasına rağmen, vergi hukuku düzeyinde hâlen klasik yazılım, yardımcı üretim aracı ya da teşvik edilmesi gereken bir teknoloji alanı olarak ele alınmakta, bu yaklaşım ise, yapay zekânın fiilen üstlendiği karar alma, değer üretme ve iktisadi sonuç doğurma fonksiyonlarını görünmez kılmaktadır. Sonuç itibarıyla, yapay zekâ tarafından yaratılan ekonomik değer ya mevcut gelir unsurları içerisinde eritilmekte ya da mekânsal ve kavramsal boşluklar nedeniyle hiç vergilendirilememektedir.

Bu durumun elbette sürdürülebilir olmadığı açıktır. Zira vergi hukukunun temel meşruiyet kaynağı, ekonomik güce göre vergilendirme ilkesine dayanmakta olup, ekonomik gücün giderek algoritmik yapılarda yoğunlaştığı bir düzende, bu gücün vergisel olarak tanınmaması, sistemin adalet ve etkinlik iddiasını zayıflatmaktadır. Yapay zekânın vergilendirilmesi meselesi, bu yönüyle, belirli bir sektör ya da teknolojiye özgü bir düzenleme ihtiyacının ötesinde, vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında kendi kavramsal sınırlarını yeniden çizme zorunluluğunu ifade etmektedir. İnsan merkezli süje anlayışı, fiziksel varlığa dayalı daimi işyeri kavramı ve statik gelir sınıflandırmaları üzerine kurulu bir vergi sisteminin, öğrenen, gelişen ve sınır tanımayan algoritmik yapılar karşısında aynı etkinlikle işlemeye devam etmesi beklenemez.

Bu bağlamda, yapay zekâya ilişkin vergisel tartışmaların, “vergilendirilsin mi, teşvik mi edilsin” şeklindeki indirgemeci ikilemlerden kurtarılarak, algoritmik değer yaratımının ekonomik sistem içerisindeki yeri ve ağırlığı üzerinden yeniden kurgulanması gerekmektedir. Yapay zekânın yarattığı değerin ayrı bir vergisel kategori olarak tanımlanması, dijital daimi işyeri anlayışının genişletilmesi ve yapay zekâya özgü değerleme mekanizmalarının geliştirilmesi yönündeki öneriler, bu günkü yazımızda üzerinde durulan deyim yerindeyse paradigma değişiminin yalnızca bazı görünür araçlarıdır. Asıl mesele, vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında reaktif ve parçalı çözümler üretmek yerine, teknolojik dönüşümü kavramsal düzeyde kavrayabilen proaktif bir yaklaşım geliştirebilmesidir.

Bu noktada denilebilir ki, yapay zekânın vergilendirilmesi sorunu, teknik bir maliye politikası tercihi olmanın çok ötesinde, vergi hukukunun kendi varlık sebebini, yani ekonomik gerçekliği adil ve sürdürülebilir biçimde kavrama iddiasını yeniden tanımlama zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Eğer vergi hukuku, ekonomik değerin giderek insan dışı karar mekanizmaları tarafından üretildiği bu yeni düzende, hâlen yalnızca insanı ve fiziksel varlığı esas alan bir normatif çerçevede ısrar ederse, yapay zekâ vergilendirilmeden kalmayacak, aksine, vergi hukuku giderek ekonomik gerçekliğin gerisinde kalan, açıklama gücünü yitirmiş bir disipline dönüşme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Bu çerçevede yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilip vergilendirilmemesi meselesi, çoğu zaman yanlış bir düzlemde, verinin bizzat kendisinin bir iktisadi kıymet olup olmadığı sorusuna indirgenmekte; oysa vergi hukuku açısından asıl belirleyici olan, verinin ontolojik niteliğinden ziyade, bu verinin ekonomik süreçler içerisinde hangi aşamada, hangi aktör tarafından ve hangi biçimde katma değere dönüştürüldüğüdür. Zira ham veri, çoğu durumda ekonomik bir değer taşımayan, işlenmeden ve anlamlandırılmadan piyasada mübadele konusu olamayan bir enformasyon yığını niteliği taşırken, yapay zekâ tarafından analiz edilen, sınıflandırılan ve algoritmik karar alma süreçlerine dâhil edilen veri setleri, doğrudan gelir üretme kapasitesine sahip bir ekonomik girdiye dönüşmektedir. Bu nedenle, yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilmesi sorusu, “veri vergilendirilsin mi” gibi basitleştirici bir yaklaşımla değil, verinin hangi aşamada ekonomik değer kazandığı ve bu değerin kim tarafından kontrol edildiği üzerinden ele alınmalıdır.

Bu noktada, yapay zekâ ile elde edilen verinin doğrudan ve mutlak biçimde vergilendirilmesi yönündeki yaklaşımlar, hem ölçülebilirlik hem de vergisel adalet bakımından ciddi sorunlar barındırmakta, zira verinin henüz ekonomik bir sonuç doğurmadan vergilendirilmesi, potansiyel ile gerçekleşmiş gelir arasındaki ayrımı bulanıklaştırarak, vergiyi doğuran olay ilkesini zedeleme riski taşımaktadır. Buna karşılık, yapay zekâ tarafından işlenmiş ve ekonomik karara dönüşmüş verinin tamamen vergisel sistemin dışında bırakılması da, algoritmik değer yaratımının en kritik girdilerinden birinin sistematik biçimde görünmez kılınması anlamına gelmekte ve vergi matrahının aşınmasına yol açacaktır. Dolayısıyla burada tercih edilmesi gereken yaklaşım, verinin kendisini değil, yapay zekâ aracılığıyla veriden türetilen ekonomik sonuçları, yani algoritmik çıktıları vergisel değerlendirmenin merkezine alan bir modelin geliştirilmesidir ne dersiniz…

Bu bağlamda, yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilmesine ilişkin sağlıklı bir çerçevenin, verinin toplanması aşamasını değil, verinin işlenerek ekonomik değer ürettiği aşamayı vergiyi doğuran olay olarak kabul eden; vergilendirmeyi ham verinin varlığına değil, bu veriden elde edilen ölçülebilir ekonomik faydaya bağlayan bir yaklaşım üzerine inşa edilmesi gerektiği savunulabilir. Böyle bir model, bir yandan veri temelli inovasyonu ve yapay zekâ yatırımlarını boğmadan teknolojik gelişimi teşvik etmeye devam ederken, diğer yandan algoritmik karar alma süreçleri üzerinden yaratılan ekonomik gücün vergisel açıdan sistem dışına itilmesini engelleyerek, vergi adaleti ve mali egemenlik ilkeleriyle daha uyumlu bir sonuç üretecektir. Bu nedenle yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilip vergilendirilmemesi sorusu, nihai bir “evet” ya da “hayır” cevabından ziyade, ne zaman, hangi aşamada ve hangi ekonomik sonuç üzerinden vergilendirileceği sorularıyla birlikte ele alındığında, vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında anlamlı ve sürdürülebilir bir yanıt üretmesi de mümkün hâle gelecektir.

Yapay Zekâ ile Elde Edilen Veri Vergilendirilmeli midir?

Vergiyi Doğuran Olayın Veri Üzerinden Yeniden Düşünülmesi

Yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilip vergilendirilmemesi sorusu, dijital ekonomi bağlamında giderek daha sık gündeme gelmekle birlikte, bu sorunun çoğu zaman kavramsal olarak eksik ve indirgemeci bir zeminde ele alındığı görülmektedir. Zira vergi hukukunda vergilendirme yetkisinin temel dayanağını oluşturan vergiyi doğuran olay ilkesi, potansiyel ekonomik değer ile gerçekleşmiş ekonomik değer arasında net bir ayrım yapılmasını zorunlu kılmakta, buna karşılık veri tartışmalarında, henüz işlenmemiş, ekonomik bir karara ya da gelir üretimine dönüşmemiş ham verinin, doğrudan iktisadi kıymet olarak kabul edilip edilemeyeceği sorusu etrafında şekillenen bir yaklaşım, bu temel ayrımı büyük ölçüde bulanıklaştırmaktadır. Oysa yapay zekâ ekosisteminde veri, çoğu durumda tek başına değil, ancak algoritmik analiz, sınıflandırma ve karar alma süreçlerine dâhil edildiği ölçüde ekonomik anlam kazanan bir girdidir.

Bu nedenle, yapay zekâ ile elde edilen verinin doğrudan vergilendirilmesi yönündeki yaklaşımlar, her ne kadar dijital ekonomide ortaya çıkan vergi kayıplarına hızlı bir yanıt verme amacı taşısa da, vergisel ölçülebilirlik, öngörülebilirlik ve adalet ilkeleri bakımından ciddi sakıncalar barındırmaktadır. Ham verinin miktarı, niteliği ve ekonomik potansiyelinin objektif biçimde ölçülmesinin güçlüğü bir yana, henüz ekonomik sonuç doğurmamış bir değerin vergilendirilmesi, vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesinden önce vergi alınması sonucunu doğurabilecek; bu durum ise, vergi hukukunun temel prensipleriyle açık bir gerilim yaratacaktır. Buna karşılık, yapay zekâ tarafından işlenen ve algoritmik çıktılar aracılığıyla somut ekonomik kararlara, gelir artışına ya da maliyet avantajına dönüşen verinin tamamen vergisel sistemin dışında bırakılması da, dijital ekonominin en kritik değer üretim alanlarından birinin sistematik biçimde görünmez kılınması anlamına gelecektir.

Bu noktada sağlıklı bir vergisel yaklaşımın, verinin kendisini değil, verinin yapay zekâ aracılığıyla ekonomik sonuç doğurduğu aşamayı merkeze alması gerektiği savunulabilir. Başka bir ifadeyle, vergilendirme konusu olan unsur, verinin toplanması ya da depolanması değil; bu verinin algoritmik analiz sonucunda fiyatlama, risk değerlendirmesi, yatırım kararı, reklam hedeflemesi veya benzeri iktisadi sonuçlara dönüşmesiyle ortaya çıkan ölçülebilir ekonomik fayda olmalıdır. Böyle bir yaklaşım, hem yapay zekâ temelli inovasyonun erken aşamalarında vergisel baskı oluşturarak teknolojik gelişimi sekteye uğratmaz, hem de verinin ekonomik değer üretiminde oynadığı merkezi rolü vergisel açıdan görünür kılarak matrah aşınmasının önüne geçilmesine katkı sağlar.

Dolayısıyla yapay zekâ ile elde edilen verinin vergilendirilip vergilendirilmemesi sorusu, mutlak bir “vergilendirilsin” ya da “vergilendirilmesin” ikiliği içerisinde değil; verinin hangi aşamada iktisadi değer kazandığı, bu değerin hangi aktör tarafından kontrol edildiği ve hangi ekonomik sonuçlara yol açtığı sorularıyla birlikte ele alındığında anlamlı bir çerçeveye kavuşmaktadır. Vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında işlevini sürdürebilmesi, veriyi başlı başına bir vergi konusu hâline getirmekten ziyade, yapay zekâ aracılığıyla veriden türetilen algoritmik değeri vergisel değerlendirmenin merkezine alan, zamansal ve fonksiyonel açıdan doğru konumlandırılmış bir vergilendirme anlayışı geliştirmesine bağlıdır.

Şu başlığa da değinmeden bitirmek istemiyoruz…

Uluslararası Vergilendirme ve OECD Çatısı Altında Uyum Mekanizması Perspektifi

Türkiye’de yapay zekâ temelli ekonomik faaliyetlerin vergilendirilmesine ilişkin tartışmaların, yalnızca iç hukuk düzenlemeleri ve ulusal mali egemenlik perspektifiyle ele alınması, dijital ekonominin doğası gereği sınır aşan karakteri dikkate alındığında, yapısal olarak eksik kalmaya mahkûmdur. Zira yapay zekâ, üretim süreçlerini, değer zincirlerini ve gelir yaratma mekanizmalarını ulusal sınırların ötesine taşıyan bir teknoloji olmakla kalmamakta, aynı zamanda vergi yetkisinin mekânsal dayanaklarını da köklü biçimde dönüştürmektedir. Bu nedenle, Türkiye’de yapay zekânın vergilendirilmesine yönelik geliştirilecek her türlü normatif yaklaşımın, uluslararası vergi hukuku ilkeleri ve özellikle OECD tarafından şekillendirilen dijital ekonomi vergilendirmesi çerçevesiyle uyumlu bir zeminde kurgulanması zorunlu hâle gelmiştir.

OECD’nin BEPS (Base Erosion and Profit Shifting) Projesi kapsamında dijital ekonomiye ilişkin yürüttüğü çalışmalar, yapay zekâ temelli iş modellerinin vergilendirilmesinde karşılaşılan temel sorunun, değerin nerede yaratıldığı ve hangi ülkede vergilendirilmesi gerektiği sorusunda yoğunlaştığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda geliştirilen “önemli ekonomik varlık” ve “dijital bağ” gibi kavramlar, fiziksel varlığa dayalı klasik daimi işyeri anlayışının, algoritmik değer üretimi karşısında yetersiz kaldığının zımni bir kabulü niteliğindedir. Yapay zekâ sistemlerinin, bir ülkede fiziksel olarak bulunmaksızın o ülkenin kullanıcı verilerini analiz etmesi, pazarlama stratejilerini yönlendirmesi ve ekonomik kararlar üretmesi, vergi yetkisinin yalnızca fiziksel mevcudiyetle ilişkilendirilmesini giderek anlamsızlaştırmaktadır.

Türkiye açısından bu gelişmeler açıktır ki, çift yönlü bir uyum baskısı yaratmaktadır. Bir yandan, OECD ve çok taraflı anlaşmalar çerçevesinde şekillenen küresel vergi standartlarına uyum sağlama zorunluluğu, Türkiye’nin tek taraflı ve agresif vergilendirme modelleri geliştirmesini sınırlandırmakta, diğer yandan ise, dijital ekonomide Türkiye’de yaratılan algoritmik değerin sistematik biçimde başka ülkelerde vergilendirilmesi riski, ulusal vergi matrahının aşınmasına yol açmaktadır. Bu ikili gerilim, Türkiye’nin yapay zekâ vergilendirmesinde ne tamamen pasif bir uyumcu ne de uluslararası sistemi zorlayan bir istisnacı pozisyon alabileceğini; aksine, OECD çerçevesi içinde ama ulusal çıkarlarını gözeten akılcı bir denge politikası geliştirmesi gerektiğini de göstermektedir.

Bu noktada, OECD’nin iki sütunlu çözüm yaklaşımı (Pillar One ve Pillar Two) çerçevesinde tartışılan yeniden dağıtım ve asgari küresel vergi mekanizmaları, yapay zekâ temelli değer yaratımının vergilendirilmesi bakımından önemli bir referans noktası sunmaktadır. Özellikle, kullanıcı katılımı ve veri temelli değer yaratımının dikkate alındığı yeniden dağıtım mekanizmaları, Türkiye gibi geniş kullanıcı tabanına sahip ancak çok uluslu dijital şirketlerin merkez ülkesi olmayan devletler açısından, yapay zekâ kaynaklı gelirler üzerinde sınırlı da olsa yeni bir vergilendirme alanı açmaktadır. Bununla birlikte, bu mekanizmaların yapay zekânın özgün değer üretim dinamiklerini tam anlamıyla kapsadığı söylenemez; çünkü mevcut OECD yaklaşımı, algoritmik karar alma süreçlerini çoğu zaman hâlen “destekleyici faaliyet” olarak değerlendirme eğilimindedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin, OECD çatısı altında yürütülen çalışmalara aktif katılım sağlayarak, yapay zekâ tarafından üretilen algoritmik değerin yalnızca dijital hizmet geliri değil, başlı başına yeni bir değer üretim biçimi olduğu yönündeki akademik ve normatif tartışmaları uluslararası düzleme taşıması büyük önem arz etmektedir. Böyle bir strateji, Türkiye’nin yalnızca kurallara uyan bir ülke konumunda kalmasını değil, aynı zamanda dijital ekonomi vergilendirmesinin geleceğini şekillendiren aktörlerden biri hâline gelmesini de mümkün kılabilecektir. Aksi hâlde, yapay zekâ kaynaklı ekonomik değerin vergisel kaderi, büyük ölçüde teknoloji ihracatçısı ülkelerin normatif tercihleri doğrultusunda belirlenecek, Türkiye ise bu değer zincirinde çoğunlukla vergi kaybına uğrayan bir ülke konumunda kalma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Sonuç olarak,

Türkiye’de yapay zekâ gerçeği ve bu teknolojinin vergilendirilmesi meselesi, yalnızca iç hukuk reformu ya da mali mevzuat güncellemesi olarak değil, uluslararası vergi düzeninin yeniden şekillendiği bir dönemde, ülkenin küresel ekonomik konumunu doğrudan etkileyen stratejik bir uyum meselesi olarak ele alınmalıdır. OECD çatısı altında geliştirilecek uyumlu fakat eleştirel bir vergisel yaklaşım, hem yapay zekâ temelli yatırımların teşvik edilmesini hem de Türkiye’de yaratılan algoritmik değerin adil biçimde vergilendirilmesini birlikte mümkün kılabilecek en rasyonel yol olarak görünmektedir.

Tüm yazılarını göster