Canan Demiray
New York’ta 1980’ler de geçen ve 6 bölümden oluşan sürükleyici dizinin başrolünde başarılı oyuncu Benedict Cumberbatch var. Cumberbatch, dahi kuklacı Vincent Anderson’ı canlandırıyor.Vincent, ‘Susam Sokağı’ benzeri bir şov olan ‘Good Day Sunshine'ın yaratıcısı. Şovun sloganı “İyi ol, nazik ol, cesur ol, farklı ol!” Ancak bu slogan Vincent Anderson’ın aile hayatında tam da karşılık bulmuyor: Eşiyle kavga gürültü dolu gergin bir evde yaşıyorlar. Onları bir arada tutan ise hayal gücü en az babası kadar kuvvetli olan küçük Edgar… Bu ortamdan kaçışı çizgi romanlarında ve çizimler yapmakta bulan dokuz yaşındaki Edgar (Ivan Morris Howe) okula giderken kaybolduğunda, Vincent, Edgar’ın şov için icat ettiği yeni kuklayı hayata geçirirse oğlunun geri döneceğine inanıyor… Bu noktada, diğerleri tarafından görünmeyen ve Cumberbatch tarafından seslendirilen, 2.1 metre boyunda, Muppets ile Monsters Inc karışımı bir yaratık olan Eric devreye giriyor. Eric, Vincent'ın umutlarının, korkularının, suçluluğunun ve tamamen çöken zihinsel sağlığının bir tezahürü olarak Vincent'ı takip ediyor.
Olan bitenin daha ‘realist’ yanında telaşlı ailenin yardımına polis yetişiyor: Dedektif Ledroit ile tanışıyoruz. Önceleri Ahlak Bürosu'nda çalışan Ledroit, kayıp şahısları bulmaya kendini adamış.
Bu kayıp çocuk vakasını önceliği hale getirirken, gizli hayatına da izleyici olarak ortak oluyoruz.
Siyahi eşcinsel bir dedektif olmak New York Polis Departmanında çok da kolay saklanacak bir durum değil… Üstelik, New York'un türbülanslı bir zamanı… AIDS ciddi bir yükselişte, varolan homofobi daha da çirkin bir boyutta. Şehrin sokakları evsizlerle dolu, hatta sokaklara da sığamayıp terk edilmiş kanalizasyon ve metro tünellerinde yaşam sürüyorlar. Çocuk istismarını, ve uyuşturucu sorununu da ekleyelim. Belki New York’ta yaşamadık ama beyaz perde ve ekran sayesinde, NYPD denildiğinde ırkçılık, siyasetçi-polis ilişkisi denildiğinde yolsuzluk yabancı kavramlar gibi gelmiyor.
Şehrin ve ailenin çöküşü
Bu Ledroit’in ilk kayıp vakası değil ancak kaybolan beyaz bir çocuk üstelik bir gayrimenkul devinin torunu olunca, medyanın davaya olan ilgisi üst kademelerden gelen baskıyı da artırıyor.
Ledroit, bir yandan gizli hayatını korumaya çalışırken, yakın zaman önce aynı mahalleden kaybolan ve insanların unuttuğu 14 yaşındaki siyahi çocuk Marlon’la bu vakanın bağlantısını araştırmaya başlıyor. Buraların pek tekin olmayan gece kulübü The Lux ve sırları çözmeye başlarken de geçmiş kontakları ona vakayı çözmek için bir anahtar oluyor.
Küçük Edgar nerede? Yaşıyor mu, bulabilecekler mi, kayboluşunun ardındaki gizemi adım adım bölümlerde takip ederken izleyicinin rehberi, en az Vincent kadar dedektif Ledroit oluyor. Şehir yozlaşmış çöküyor, bir aile de bu çöküşle birlikte yerle bir oluyor.
30 Mayıs’ta Netflix’te gösterime giren dizideki en masum şey, tüm ağzı bozukluğuna rağmen tüylü karakter Eric. Vincent “çocuğumun okula yürüyerek gidip, eve sağ salim dönebildiği bir dünya hayal ediyorum” derken bu hayali hangi ebeveyn paylaşmaz ki? Eric bizim söyleyeme çekindiklerimizi söyleyebilen bir kukla,bir illüzyondan ibaret. Asıl ürkütücü olan günümüzün dünyasındaki gerçek canavarlar, tüm kötülükleriyle aramızda maalesef kol geziyorlar.
Çaresiz babanın çilesi
Bu karanlık ve duygusal hikayenin yönetmen koltuğunda Lucy Forbes oturuyor. Ekranın sevilen Sherlock’u, Doctor Strange’i ve geçen yıl Wes Anderson'ın Roald Dahl uyarlamasıyla Henry Sugar’ı olan Benedict Cumberbatch, kendini tekrar etmeyen rollerle karşımıza çıkmayı seviyor. Cumberbatch çaresiz babayı başarıyla canlandırırken Gaby Hoffmann ise eşi Cassie rolünde etkileyici bir performans sergiliyor. Altı bölüm boyunca gözümüz kulağımız olan dedektif rolünde McKinley Belcher III hikayenin başarısına büyük katkısı var. Çocuk oyuncu Ivan Morris Howe da oldukça başarılı. Wire severler iyi bildiği Clarke Peters burada şüphe edilen komşu rolünde karşımıza çıkıyor.