Sahaflık define duygusunu geliştiren bir şey

Emin Nedret İşli, ülkemizde sahaflık denilince akla gelen ilk isimlerden. İşi, 7/24 selülozla. Akşam sahaf dükkânından eve gelince yine kitaplarla uğraşıyor, internetten antika kitap sayfalarına bakıyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Sahaflık define duygusunu geliştiren bir şey

FARUK ŞÜYÜN

Bir duayen… Emin Nedret İşli… Maaşlı işe başlama tarihi olan 1978’den bu yana bilfiil sahaflık yapıyor ama daha öncesi de var. ‘Sahafnâme: Bir Kitap Kurdunun Metruk Olmayan Evrakından’, ‘Âdâb-ı Taâm: Osmanlıca Âdâb-ı Muâşeret Kitaplarında Sofra ve Yemek’, ‘İstanbul’un 100 Kitabı’ yayımlanmış çalışmalarından sadece birkaçı. Çok sayıda araştırma, derlemesi ve yayıma hazırladığı kitap bulunuyor.

Tabii ki evinin iki katı da kitap dolu, hatta balkonu da: Basın tarihi, Nâzım Hikmet, biyografiler, tezkireler, kahve ve kahvehaneler, yayıncı ve kitapçı katalogları, İstanbul üzerine kitaplar… Burada sayamayacağım kadar çok sayıda belge, ihtisas kitabı… Yazı masasının devamı da kütüphane:

“Masa, eşim Öznel’in dedesi Gündüz Akbıyık’ın. 1. Tarih Kongresi’nde kâtip olarak Atatürk’ün yanında bulunmuş. Masadaki dosyalar yıllar içinde biriktirdiğim çeşitli çalışma konularına ait… Dolayısıyla masaya oturunca hiç sıkılmıyor, canım istediği zaman bir dosyayı çıkarıp oradan bir yazı yazabiliyorum” diyor ve bol anekdotlu, belgelerle dolu, buraya ancak bir kısmını alabildiğim sohbetimize başlıyoruz. Masadaki Nâzım Hikmet kitapları ilgimi çekiyor:

“Benim çıraklığımda ustalarımız bize tanımadığımız kişilere Nâzım Hikmet kitabı satmamamızı ve mutlaka tezgâhın altında tutmamızı; güvenilir, bildiğimiz, daimî müşterilere çıkarmamızı öğütlemişlerdi. Şimdiyse tam tersi. İmzalı Nâzım Hikmet kitapları insanların birbirlerine övünç vesilesi olarak gösterdikleri malzemeler. Ben de sahaflık hayatımın özellikle son 15-20 yılında onunla ilgili elime ne geçtiyse bir elekten geçirerek şahsi kütüphaneme koydum. Dolayısıyla çok önemli, çok enteresan Nâzım Hikmet malzemelerim var. Meselâ bu gördüğünüz ‘Gece Gelen Telgraf’, onun en zor bulunan ilk baskı kitabı. Çünkü, 1930’lu yıllarda toplatılıp Sultanahmet Adliyesi’ne götürüldüğü için oradaki yangında imha olmuş. Diğeri Şeyh Bedreddin Destanı’na Ali Suavi’nin yaptığı, ancak kullanılmayan bir kapak, bir diğeri Azeri Türkçesinde Kiril alfabesi ile yazılmış şiir kitabının ithaflı, imzalı kopyası…”

Peki, bu kâğıt tutkusu, tarih, biriktirme sevdası nasıl başladı?

“Kâğıda merak bambaşka bir duygu. Bana gönderilen yazıları bile çıktı alıp okumayı tercih ediyorum. İllâki kâğıda temasım olacak. Benim hayatımda her işin başı abim Necdet’tir. Lisede okurken aynı zamanda kitabevinde tezgâhtarlık yapıyordu. O dönemde kitap toplamaya başladı, tabii ön tekerlek nereye giderse arkası da oraya gider sözünce ondan etkilenerek ben de başladım. 70’li yılların ortalarından itibaren de Sahaflar Çarşısı’na müdavim oldum. Liseden mezun olur olmaz Beyaz Saray Çarşısı’nda Enderun Kitabevi’nde sahaf çıraklığı yaptım. Osmanlıcayı Enderun'da öğrenmeye başladım. Oraya gelenlerle geliştirdim. Sonrasında seyyar sahaflık yaptım. İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde okurken mezun olana kadar Beyazıt’taki Bakırcılar Çarşısı’nda pazar günleri tezgâh açtım. Bu arada Osmanlıcayı da epey ilerletmiştim. İyi derece Osmanlıca ile mezun oldum.”

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz yine duayen isimlerden sahaf ve koleksiyoner Uğur Güracar ile de çalıştınız, değil mi?

“1986 yılında Uğur Güracar, Librairie de Pera’ya çağırdı ve orada çalışmaya başladım. Kitap müzayedelerinin kataloglarının yazılması, teklif edilen Osmanlıca kitapların alınması gibi çeşitli aşamalarda 1998 yılına kadar birlikte çalıştık. O sene Yapı Kredi Yayınları’na geçtim. 2001 yılına kadar Sermet Çifter Kütüphanesi’nde uzman kütüphaneci, nadir kitapların ayıklayıcısı olarak görev yaptım.”

Ve Sahaf Turkuaz…

“2001 yılında ortağım Püzant Akbaş ile birlikte Sahaf Turkuaz’ı kurduk. İlk dükkânımızı Beyoğlu’nda açtık. 2013’ten bu yana da arşivimizdeki kitap ve belgeleri çok daha iyi sergileme imkânı bulduğumuz Gazeteci Erol Dernek Sokak’taki mekânımızda kitap tutkunlarını ağırlıyoruz.”

Sahaflar benim için arkeologlar gibi. Sürprizlerle dolu heyecan verici bir mesleğiniz var:

“Sahaflık, parasaldan çok keşfetme, bulma, define duygusunu geliştiren bir şey. Öyle ki bazen bir kitap bulduğunuzda o kitabın kapağını açmayı bile geciktirmek istersiniz. Meselâ içinde bir zarf vardır… Onu bazen hiç açmadan kitabı çantama koyup akşama kadar yanımda taşırım içinde ne çıkacak heyecanıyla… Ancak evde, sakin bir ortamda onunla baş başa olduğumuz bir anda açarım.”

Sahaf bir yandan da sizin gibi kitap biriktiriyorsa bu çelişki yaratmıyor mu? O kitabı satmalı mısınız, elde mi tutmalısınız?

“Her şeyi de tutamıyorsunuz sonuçta siz sahafsınız ve müşterileriniz var. Vedalaşma duygusu bazen çok ağır basıyor. Bazı şeyleri istemeye istemeye de olsa satmalısınız ki firmanız yaşasın, yeni kitaplar alabilesiniz. Dolayısıyla çok çelişkili zamanlar da oluyor, şöyle çözmeye çalışıyorum: Ben işten eve, evden işe her gün mutlaka kitaplar götürürüm. Velhasıl dükkânla ev arasında bir kitap hamalı gibi sürekli onları taşırken inceler, bazılarını koleksiyonum için ayırır, bazılarını dükkânda satışa koyarım.”

Aslında kitap dolaşmalı değil mi? Kütüphanelere hapsolmamalı?

“Paylaşmayı, elimde bulunan, satmadığım malzemeyi bir şekilde yayınlamayı, çeşitli vesilelerle tanıtmayı, anlatmayı sevenlerdenim. Ben, oluşturulan kütüphanelerin sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum. Yayınlamayacaksam, insanlarla paylaşmayacaksam bir anlamı yoktur diyorum ve mesleğimin avantajından yararlanarak onları satıyorum.”

Paylaşmayı, elimde bulunan, satmadığım malzemeyi bir şekilde yayınlamayı, çeşitli vesilelerle tanıtmayı, anlatmayı sevenlerdenim.