“Bir Aşk Hikayesi mi”, “501 jean mi”, yoksa “Kuzuların Sessizliği mi”
Bu hafta sonu teklifi: “Bir Aşk Hikayesi mi”, “501 jean mi”, yoksa “Kuzuların Sessizliği mi”
Bu haftaya kadar biri çıkıp bana, “Bir gün bir Neco şarkısını seveceksin” deseydi vallahi “Hadi ya” der geçerdim.
Son yıllarda Neco’nun genç sanatçılara ve popçulara karşı hoyrat açıklamalarını defalarca dinledikten sonra bu duygu bende tatsız bir önyargıya dönüşmüştü.
Büyük konuşmamak lazımmış…
Kaderde bu hafta bir Neco şarkısını sevmek de varmış
Kadere bakın ki 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde, 2026’nın bir şubat gününde Neco’nun bir şarkısını sevmek, hem de çok sevmek varmış.
“Masumiyet Müzesi” dizisini seyredip seyretmemek arasında kararsız günlerimdi.
Birden Instagram’da “Masumiyet Müzesi” paylaşımları dalgası başladı.
Hemen hepsinde fonda Neco’nun “Seni Bana Katsam” şarkısı vardı.
Dizinin özgün müziklerini Marios Takoushis ile Cem Ergunoğlu yapmıştı ama galiba insanlar Neco’nun şarkısını yakıştırmıştı diziye.
Joe Dassin’in söylediği orijinalinden çok sevdim
Ben de sevdim 1982’den kalan bu şarkıyı…
Bir zamanlar Joe Dassin’den dinlediğim “A Toi” şarkısının Türkçe aranjmanı…
Ama Neco’nunkini daha çok sevdim…
Hafta boyunca kendimi bu şarkıya bıraktım.
Fransız düşünürü Alain Finkielkraut gibiyim.
“Nostalji bana çok uzak ama kendi nostaljimi sırtımda taşıyacak gücüm de var.”
Masumiyet Müzesi denince hangi şarkılar aklınıza gelir
Baktım Spotify’da birçok kullanıcı “Masumiyet Müzesi playlistleri” hazırlamış.
En çok “nudem bilge” isimlisi hoşuma gitti.
Bol bol Ferdi Özbeğen, Hümeyra, Kamuran Akkor, Erol Evgin, Fikret Kızılok, Neşe Karaböcek, Ajda Pekkan, Ayten Alpman, Tanju Okan var.
Niye böyle oldum diye hayıflanırken, birden şunu hissettim.
Bu hafta tam anlamıyla bir “90’lar zeitgeist’ına” girmişim fark etmeden…
Friends dizisinden 2 yıl önce ilk gerçek reality show’umuz
Hafta Disney Plus’ta “Love Story” dizisi ile başladı.
ABD’nin öldürülen başkanı Kennedy’nin oğlu John F. Kennedy Jr. ile Carolyn Bessette’in aşkını anlatan bir doküdrama bu.
Friends dizisi 1994’te başlamadan 2 yıl önce başlayan, sonu trajik bir uçak kazası ile biten gerçek bir “love story”…
1990’lı yıllarda dergilerde, gazetelerde, televizyonlarda izlediğimiz hakiki bir “reality show”du.
Güçlü baba ve anneye karşı kendisi olmak isteyen erkek
Geçmişinde öldürülmüş ve efsaneleşmiş güçlü bir başkan babanın hayaletinin; bugün de yaşadığı her saniye onu korumaya, kollamaya çalışan güçlü annenin gölgesinin ağırlığını taşımaya çalışan genç, yakışıklı, birçok kadının gözünün üzerinde olduğunu her an hisseden bir erkek…
Karşısında ise Calvin Klein’ın en meydan okuyan yıllarında onun ekibinde çalışan tasarımcı, “cool” bir kız…
Ana rahmine “kendisi” olarak düşmüş cool bir kız
Oğlanın tek amacı, bu baba ve annenin gölgesinden kurtulup kendisi olabilmek.
Bir türlü olamıyor.
Kız ise tam aksine.
Tanınmamış bir anne babanın kızı.
Sanki daha ana rahmine kendisi olarak düşmüş, böyle doğmuş; New York gibi bir şehrin müesses nizamına her cephede meydan okuyan bağımsız, cool bir karakter.
İşte bu iki karakterin imkânsız aşkı…
Aman Allah’ım kızın üstündeki bir Levi’s 501 mi
Dizideki kızı ve karakterini çok sevdim.
Karakteri kadar tarzını… Giyimini…
Özellikle blucinini…
Bittim.
Sanki bir “Levi’s 517 bootcut” gibi duruyordu.
Kendi kendime Calvin Klein’da çalışan bir tasarımcı Levi’s giyer mi diye sorup durdum hafta boyunca.
Sonra Londra Fashion günleri geldi ve birden etrafta “501” lafları dolaşmaya başladı.
Sonunda Times gazetesinin 18 Şubat Çarşamba günkü sayısının tepesinde o haberi gördüm:
“501 geri döndü…”
1890 yılında patenti alınan bir işçi sınıfı efsanesi
Bu hafta nostaljiden kurtulmak mümkün olmayacak.
Al işte bir neden daha…
Efsane “501”in dönüşü…
İlk Levi’s jean 20 Mayıs 1873’te işçi sınıfının pantolonu olarak doğdu. Ama ilk patentini 1890’da “501” modeli ile aldı.
Marlon Brando, James Dean, Kurt Cobain, Bruce Springsteen
Kimler giymedi ki o efsane “501”i…
50’lerin sonu, 60’ların başında Marilyn Monroe’un üzerinde “zamanın ruhu”nu yazan kıyafetlerden biriydi.
Marlon Brando o 501’le “bad boy” oldu.
James Dean onunla “gençliğin isyan ikonası” hâline geldi.
Son günlerde beni mest eden demokrasi çıkışları ile yeniden hayatıma giren Bruce Springsteen “Born in USA”yı üzerinde 501’le söyledi.
Kurt Cobain onu grunge’a taşıdı.
Brad Pitt’le 90’lara taşındı…
Leydi Di’nin saraya isyan bayrağını Carolyn Bessette New York’a taşıyacaktı
Leydi Diana, blazer bir ceket, kırmızı balon mu yoksa tek bir sperm mi olduğunun kararını bize bırakan tişörtü ile saraya meydan okurken altında yüksek belli bir Levi’s 501 vardı.
Ve 90’larda Leydi Di’nin saraya diktiği isyan bayrağını, Amerika Birleşik Devletleri’nin en “müesses politik” ailelerinden birinin tam ortasına dikmeye hazırlanan Carolyn Bessette de 501’i andıran jeanler giyiyordu.
Pahalı marka jeanlerinizi atın mekânın sahibi geliyor
Times gazetesi bizim neslimize adeta şunu haykırıyordu:
“800 dolarlık marka jeanlerinizi atın. Eski 501’lerinizi çıkarın. Zamanı geldi. Mekânın gerçek sahibi dönüyor.”
Çok sevdim bu diziyi.
Tavsiye ederim.
Kuzuların Sessizliği’nin ajan Clarice’i de dönüyor
Ama benim için haftanın en büyük sürprizi “Clarice”ti.
Yani Clarice Starling’in dönüşü…
1991’de gösterilen “Kuzuların Sessizliği” filminin tuhaf kadın FBI ajanı…
Jodie Foster’a Oscar kazandıran karakter.
35 yıl sonra işte o filmin devamı dizi olarak çekildi ve 13 bölüm hâlinde Prime Video’da gösterime girdi.
Clarice seri katil Buffalo Bill’i 1991’de öldürmüştü
Artık yıl 1993’tür ve kadın derisinden elbise diken seri katilin öldürülmesi üzerinden 2 yıl geçmiştir.
O travmatik olaydan sonra Clarice Starling tekrar FBI’daki görevine dönmeye çalışmaktadır.
Ama FBI, seri katil Buffalo Bill ve hapishaneden ona danışmanlık yapan Hannibal Lecter’ın yarattığı travmayı aşıp aşmadığından emin değildir.
Seri katili öldürmüştür ama FBI kendi içinde onun Clarice’in içindeki ajanı da öldürdüğüne inanmaktadır.
Onu psikiyatra gönderirler.
Ama daha o günlerde kendini en az Buffalo Bill kadar karmaşık bir katil ve cinayetler içinde bulacaktır.
Daha içine kapanık bir Clarice Starling
Dizideki Clarice karakteri filmindekinden çok farklı. Daha kendi içine kapanık, daha sorunlu bir karakter yeni Clarice.
FBI ve öteki istihbarat kuruluşları arasındaki ilişkiler çok daha komplike.
13 bölümü büyük ilgiyle izledim.
Kısaca, ekranlarda belirgin bir 90’lara dönüş haftasıydı.
Sanki bu 10 yıl, geçmişte gölgesinde kaldığı 60’lar ve 70’lerin ve o nesillerin tahakkümünden kurtuluyor.
Şimdi yavaş yavaş anlıyoruz ki 20’nci yüzyılın belki de daha devrimci yılları onlarmış.
1999: uçak kazasında kaybolmuş bir işçi sınıfı takımının yeniden doğuş yılı
O duyguyla yine Prime Video’daki “99” belgeseline geçtim.
1999 yılını anlatıyor.
Daha doğrusu Manchester United ve teknik direktörü Sir Alex Ferguson’un üç ayrı kupayı kazandığı o muazzam yılı.
Premier League, FA Cup ve Avrupa Şampiyonlar Kupası’nı kazanan takımın hikâyesi.
Futbolla hiç ilginiz olmasa bile çok etkileyici bir dizi.
Bir futbol takımı ruhunun oluşması, 1958 yılında bütün yeni neslini uçak kazasında kaybeden bir işçi sınıfı kulübünün, bugün bakıldığında Türkiye’de bir ilçe takımınınkini andıran antrenman tesislerinde yeniden genç neslini yaratmasının hikâyesi bu.
90’lar haftasında yaşadığım tek düş kırıklığı
Benim için tam anlamıyla bir “90’lara dönüş haftasıydı.”
Çok güzel şarkılar dinledim. Çok güzel diziler izledim.
Tek sıkıntım, gardırobuma baktığımda yaşadığım düş kırıklığıydı.
Hayatımın son 15 yılı sadece Türk tasarımı Mudo ve Mavi jeanleri giyerek geçti.
Çok da memnunum.
Paris’te öğrencilik yıllarımdan kalan “501” ve “505”lerim vardı.
Onları, Steve McQueen’in Persol gözlükleri gibi, vintage bir ikon olarak saklıyordum.
Ne yazık ki bir tek 501’im kalmış.
O da 30 beden…
Hepimizin kedi olarak döneceğimiz bir başka dünyada inşallah
1970’lerden bugüne hayat silüetime ve çizgilerime hain halkalar eklediği için o efsane “501” artık şahsi “Masumiyet Müzem”e kalacak bir hatıradan ibaret hâle gelmiş.
Hüzünlü bir emeklilik töreni yapar gibi ihtimamla askıya astım ve dolabımın muteber bir yerine yerleştirdim…
Böyle bir haftada kendi “zeitgeist”ımın hayaletleri arasında dolaşırken tabii ki başkalarının kendi “zeitgeist”larını anlattığı “Masumiyet Müzesi”ni seyretmeye vaktim kalmadı.
“Bir dahaki sefere inşallah” dedim.
“Hepimizin kedi olarak döneceğimiz bir başka dünyada…”