“Bizim işimiz pek acele idi”
30 Ağustos Zafer Bayramı herkes için duygusal boyutu olan bir gün ve ortak heyecanımızın bir parçası. İnanıyorum ki yine çok etkileyici videolar, fotoğraflar ve mesajlar ile karşılaşacağım ancak, benim paylaşmak istediğim bölüm Nutuk’ta “Sıvas Yolunda” başlığını taşıyor. Her okuduğumda, başarının kıt kaynağı olan insanlara özgü olduğunu bana hatırlatıyor ve belki de Gazi Mustafa Kemal’in bütün hayatını özetliyor. Bunu bir anı olarak değil; bir yönetim ve başarı hikayesi olarak aktarıyorum.
“Amasya’dan Erzurum’a gelirken, Sıvas’ta küçük bir hikayeye zemin olan vaka hatırlarınızdadır. Gariptir ki, Erzurum’dan Sıvas’a giderken de buna benzer küçük bir vaziyete temas ettik. Erzincan’dan batıya hareket ettiğimiz günün sabahı, Erzincan Boğazı girişine gelir gelmez, bazı jandarma neferlerinin ve subaylarının, heyecanlı ve telaşlı bir tarzda otomobillerimizi durdurduklannı gördük.
Vaziyeti izah ettiler: “Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlardır. Tehlike var. Geçilemez.”
Bir subay, merkeze kuvvet gönderilmesini yazmış . O kuvvet gelince, tertibat alacak, hücum edecek, bu eşkıyayı püskürtecek ve yolu açacak imiş...
Pekiyi ama, bu eşkıyanın kuvveti nedir, neresini nasıl tutmuş , ne kadar kuvvet ve ne vakit gelecek?!
Bu muammalar halledilinceye kadar, geri, Erzincan’a dönmek ve kim bilir ne kadar günler beklemek lazım! Bizim ise işimiz pek acele idi. Ben, Erzurum ile Sıvas arasındaki mesafeyi alışılmış zamanda kat edip tayin olunan günde Sıvas’ta bulunamazsam, şurada veya burada şu veya bu sebeple korktuğum ve durduğum Sıvas’ta ve her tarafta duyulursa panik başlayabilir, işler altüst olabilirdi.”
Riski öngörebilmek, hedefe ulaşmayı sağlar
“O halde karar? Tehlikeyi göze alıp yola devam etmek. Başka çaremiz de yok idi. Yalnız ufak bir tertip almayı uygun buldum. Hafif mitralyözlerle donanmış bulunan, fedakar arkadaşlarımızdan birkaçını -şu anda bir alay kumandanı olan Osman Bey, ki Tufan Bey namıyla tanınmıştır, bunların başında idi- bir otomobil ile kendi otomobilimizin önüne düşürdük. Sağdan soldan gelecek, uzak mesafedeki ateşlere ehemmiyet verilmeyerek, otomobiller seri hareketle şose üzerinde ileri yürümeye devam edecekler. Vurulan, ölen olursa onlarla meşgul olunmayacak...Tam şose üzerinde
ve yakınında, şoseyi kapayan eşkıyaya temas edilirse, hep otomobillerden atlayacağız ve bunlara hücum ederek yolu açacağız ve kalanlar tekrar kullanılabilir otomobillere binerek süratle ileri uzaklaşarak yola devam edecekler... İşte verilen emir de bu idi...
Bu tertip ve hareket tarzını makul ve emniyetli görmeyenler bulunabilir. Gerçi bu tarihlerde Elaziz Valisi Ali Galip Bey’in Dersim’de dolaştığı ve bazı aldatmalara ve tertiplere çalıştığı malum idiyse de, izah edeyim ki, ben, evvela, hakikaten boğazın tutulduğuna kani olmadım. Bunu , merkezi hükümetin yandaşı olabileceğini tahmin ettiğim bazı kimseler tarafından, sırf beni durdurmaya mecbur etmek için uydurulmuş bir plan kabul ettim. İkincisi, Dersim Kürtleri boğazı tutmuşlarsa, bunların alabilecekleri tertibatın, uzak tepelerden yola ateş etmekten ibaret kalması, bence, çok muhtemel idi. Kısacası, yürüdük, boğazı geçtik ve 2 Eylül 1919 günü Sıvas’a ulaştık.”
Liderlik, basit gerekleri yerine getirme işidir
Tabii, mesele sadece Sivas’a ulaşma meselesi değildi; daha uzun bir yolculuk söz konusuydu ama bu uzun yolculuğun bu küçük parçası bence konuyu anlamayı sağlayan en önemli bölümü oluşturuyor. Buradan sonraki durumun analizine geçersem, başkalarının Eskişehir’de çiftliğe çekilme hayali ile Gazi Mustafa Kemal’in bakış açısı arasındaki farkın o kısa ivmelenme dönemini açıkladığını düşünüyorum.
Tarihçi olmadığım için “düşünüyorum” diyorum. Kendini sürdürme ve yolculuğu sürdürme arasındaki fark, bizim ve herkesin tarihsel akışında ortaya çıkan sonuçları belirliyor. 30 Ağustos çok önemli bir gün ve başta yazdığım gibi bu güne yakışır birçok paylaşımla karşılaşacağımız kesin. Mutluluğu ve gururu paylaşmak kadar, bu kısa yolculuğu paylaşmayı da değerli buluyorum. Bayramınız şimdiden kutlu olsun.
PÜF NOKTASI
Robert M.Pirsig’in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, zihnimde yer eden kitaplardan biridir. Bir yol hikayesi olan kitaptan aklımda kalan en önemli ayrıntı, alüminyum içecek kutusu ile yapılan tamirdi. Mühendislik deformasyonu belki ama o kadar şey arasında, alüminyumun kolay şekil alması ve paslanmaması nedeniyle üstün bir malzeme olduğunu aklıma yazmıştım.
Ediz Altun’un Deniz’in Bittiği Yer adlı romanı, bize yolculuk ile ilgili başka şeyler öğretiyor: “Biz motorcular arasında bir laf vardır, ‘Nereye bakarsan oraya gidersin’ diye...” cümlesiyle başlayan roman, “nereye bakacağına dikkat edeceksin” uyarısını hem söz hem de kurgunun içine yedirerek ilerliyor. En çarpıcı konulardan biri ise virajın nasıl dönüleceği. Bu da bize zamanlamayı öğretiyor ve daha fazlasını...
Ediz’in kitabını buraya aktarmaya niyetim yok ama şu bölümü de aktarmam gerekiyor: “O yüzden, motor kullanırken ne gidona bakacaksın, ne tekerleğe ne de başka bir yere... Ne zaman nereye gitmek istiyorsan oraya bakacaksın.”
Nutuk benim için bu iki kitap ile tamamlanıyor ve bir üçleme oluşturuyor. Bu şekilde, önemin kitaba değil, yolculuğa ait olduğunu daha iyi anlıyorum.