Dış ticarette doğru bildiğimiz yanlışlar
Dış ticaretimizi geliştirmek, dış ticaret açığından kurtulup fazla veren ülke olmak, artık boynumuzun borcu. Bunun için de ihracatı arttırmamız gerektiğini sıkça dile getirsek de, tek koşulun bu olmadığını, dış ticaret uygulamalarında doğru bildiğimiz pek çok yanlışın düzeltilmesi gerektiğini belirtmeliyim. Bu açıkta başrolü oynayan iki çok önemli unsurdan ilki yeterli düzeyde katma değerli ihracat yapamayışımız iken, diğeri yüksek miktarda gerçekleştirdiğimiz enerji ithalatı. Her şey bu iki faktörden ibaret değil elbette.
Dış ticaret açığını kapatma pahasına ithalatı zorlaştırma veya maliyeti yükseltme odaklı yapılan pek çok uygulamanın yeniden gözden geçirilmesi olmazsa olmaz. Peşin gerçekleştirilmeyen ithalatların büyük bölümünde uygulanan %6’lık KKDF bunlardan bir tanesi. 2021 mali bütçeye bakıldığında toplam gelirler içerisinde sadece binde 1’lik getiri sağlayan bu kalem, aslında doğru analiz edilse, firmaları peşin ithalat yapmaya zorlayarak ülkeden erken para çıkışına sebebiyet vermekte. Öte yandan firmalara daha fazla öz kaynak gereksinimi yaratırken, ülkenin döviz rezervlerine de zarar verdiği gözden kaçırılmakta. Genellikle bürokratlarla konuyu tartıştığımızda ihracat teşviği anlamına gelen Dahilde İşleme Rejimi (DİR) kullanan firmaların KKDF’den muaf olduklarını dile getirirler. Yani bu bakış, konunun sadece ihracatçıları ve bu belgeyi kullananları ilgilendirdiğini varsaymak anlamına gelir ki, bu durum ithalatçıları ve belge kullanmayanları yok saymak anlamına gelmekte.
Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girdiği 1996 yılının ardından 10 yıl geçtikten sonra, yani 2006 yılında kambiyo rejimi çerçevesinde özellikle yabancı sermayeli firmaların kazançlarını kendi ülkelerinde de tasarruf edebilmelerinin sağlanması, firmaların dövizde mevduat tutabilmeleri ve böylelikle kur farkından zarar etmemeleri gibi avantajlar sağlayan kambiyo serbestisi mevzuatımıza girmişken, bugün geldiğimiz noktada ihracat bedelinin %40’ının Türk Lirası’na çevrilmesi zorunluluğu, bizi hem geriye götürmekte, hem yabancı sermayeli firmaları ülkemize karşı soğutmakta ve endişelendirmekte, hem de ve en önemlisi ihracatçılarımıza büyük zarar vermekte. Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunumuza ve inancımıza hiçbirimizin itirazı olmamasına rağmen, ihracatçıların rekabetine bir hayli olumsuz etki eden bu uygulamanın bir an önce düzeltilmesi ve hiç değilse oranın sembolik hale düşürülmesi, ihracatçılara büyük yarar sağlayacaktır. Öte yandan 25 Nisan’dan itibaren yine ihracatçı firmaların fatura bazında 30 bin dolara kadar var olan dövizi ülkeye getirme serbestisinin 15 bin dolara düşürülmesi de ihracata ve ihracatçıya önemli bir olumsuzluk olarak yansımakta. Düşünün ki bu son iki saydığım husus, ihracatçıları ilgilendiren noktalar, ithalatta yaşanan ve iyileştirme bekleyen noktalara daha değinmedim bile.
Az önce yukarıda sözünün geçirdiğim, Türkiye’de üretim yapmak veya yaptırmak koşulu ile vergi ve beraberinde bazı avantajlar sağlayan Dahilde İşleme Rejimi ve buna ilişkin mevzuat, baştan aşağı yenilenmek zorunda. Hani vardır ya arızalanan bir eşyanın üzerinde sürekli bir şeyler yapıp düzelsin diye uğraşır, bir tarafını elledikçe daha çok tanınmaz hale gelir; işte burada da durum aynen bu. Ticaret Bakanımız Mehmet Muş’a da bizzat bu yorumumu yaptım.
KDV iadesi ihracatçılarımız için son derece önemli olup, bu bedellerin en kısa sürede firmalara geri ödenmesinin nakit akış açısından bakıldığında üretici ve ihracatçılar açısından önemi büyüktür. Ancak gelin görün ki, burası da uzun süreden beri kanayan bir yara olarak masanın üzerinde durmakta. Uzayan süreçler, bitmek tükenmek bitmeyen kontroller, YMM incelemeleri vs., firmaları gerçek manada bezdirmekte. Bakın halen ihracatçılardayım. Ve yine ihracatçılarımızın çokça homurdanıp, faydasını ölçmekte zorlandıkları, buna rağmen pek de dile getirmedikleri ihracatçı birlik aidatlarının yarattığı maliyet, gümrüklere ödenen “görece” yüksek mesai ve yolluk ücretleri, ihracatçılar için ciddi külfet yaratmakta.
İthalata ilişkin zorlaştırıcı etkilerin belki de en başında TAREKS olarak adlandırdığımız ürün güvenliğine ilişkin uygulamalar ve TSE denetimleri söylenebilir. Her geçen gün daha fazla yaşamı zorlaştıran uygulamaları artık dile getirmekten tüm sanayi kesimi ve ithalatçılar bıktı desem, abartmış olmam. Yüksek maliyetli ve uzun süren denetimler, bekleme esnasında limanlarda ödenen yüksek ardiyeler ve demurajlar, halen tam olarak adı konulmamış yük teslim belgesi namı diğer “ordino” bedelinde sabit ve mütevazi maliyetlerin sağlanmamış olması gibi pek çok problem yaşamımızda yer almaya devam ediyor. İthalat yapan firmalar açısından bakıldığında gümrük süreçlerinin uzaması olarak görülse de, gerçekte bir ürünün ülkeye girmesi için gerekli yeterlilikleri sağlayan kurumların denetimlerinin (TSE, Tarım Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı gibi) zaman alması ve bekleme esnasında oluşan yüksek maliyetler, bizim iyileştirmemiz gereken daha en temel noktalar. Daha halen teminat sistemini tam anlamı ile oturtamadığımızı, firmaların teminatları ile bu beklemeleri ortadan kaldırmanın mümkün olduğunu ve ödenen yüksek ardiyelerden ki, bu bedeller günün sonunda hep yabancı menşeli firmalara transfer olmakta, söylemek durumundayım. Antrepolardaki yüksek teminat maliyetlerinin de firmalara aynı şekilde döndüğünü de son olarak ekleyeyim, çünkü saymakla bitecek gibi değil.
Emin olun, sadece yukarıda belirttiğim hususlarda yapılacak düzenleme ve iyileştirmeler bile ülkemizin dış ticaretinde çok önemli bir avantajı elde etmemize rahatlıkla yeter. Bugün yabancı sermayeli bir firmanın ülkemizi seçmesi için eğer sadece ucuz iş gücüne ve lojistik konumumuza baktığını düşünürsek, ziyadesiyle yanılırız. Emin olun bu saydığım faktörlerin her birisini tek tek inceliyor ve karara öyle varıyorlar. Son yıllarda bu konudaki rakamları ve gelen yatırımcı sayısını incelediğimde neyi kastettiğimi ve haklı olup olmadığımı görmeniz mümkün. Üzülerek söylemeliyim ki, kral çıplak.