Nüfus azalıyor ama ekonomi büyüyor
Uzun yıllar boyunca ekonomi dünyasında neredeyse tartışmasız kabul edilen bir varsayım vardı: Bir ülkenin nüfusu genç ve hızla artıyorsa, o ülkenin ekonomik geleceği de parlaktır.
Mantık basitti.
Daha fazla genç nüfus; daha fazla çalışan, daha fazla üretim, daha fazla tüketim, daha yüksek vergi geliri ve sonuç olarak daha güçlü ekonomik büyüme anlamına geliyordu.
20. yüzyıl boyunca bu yaklaşım büyük ölçüde doğruydu. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için “demografik fırsat penceresi” kavramı ekonomik kalkınmanın temel dinamiklerinden biri olarak kabul edildi.
Fakat son yıllarda dünya ekonomisi ilginç bir paradoks üretmeye başladı.
Bazı ülkeler hızla yaşlanıyor, doğum oranları tarihi dip seviyelere geriliyor, nüfus küçülmeye başlıyor ama buna rağmen ekonomik olarak güçlü kalmaya devam ediyorlar.
Bu tablo önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Ekonomik büyüme için gerçekten kalabalık ve genç bir nüfus şart mı?
Yoksa 21. yüzyılda oyunun kuralları değişiyor mu?
Klasik ekonomik teoriye göre nüfus artışı büyümenin doğal motorudur. Çünkü genç nüfus iş gücünü büyütür.
Çalışan sayısı arttıkça üretim kapasitesi yükselir. Gelir artışı tüketimi artırır. Artan tüketim şirket yatırımlarını teşvik eder. Devlet daha fazla vergi toplar.
Ekonomi kendi içinde büyüyen bir döngü yaratır.
Bu nedenle özellikle 1990’lardan sonra Hindistan, Brezilya, Endonezya ve Türkiye gibi genç nüfusa sahip ülkeler geleceğin ekonomik yıldızları olarak görülüyordu.
Ancak teori ile gerçek hayat her zaman aynı ilerlemiyor. Bu konudaki en ilginç örnek kuşkusuz Japonya.
Japonya’nın nüfusu 2010 yılından bu yana sürekli küçülüyor.
Birleşmiş Milletler verilerine göre ülke nüfusu 15 yılda yaklaşık 5 milyon kişi azaldı.
Doğurganlık oranı ise kadın başına 1,2 seviyelerine kadar gerilemiş durumda. Normal ekonomik teoriye göre Japonya’nın ciddi büyüme sorunu yaşaması beklenirdi.
Ancak Japonya bugün yaklaşık 4 trilyon dolarlık ekonomisiyle dünyanın en büyük ekonomileri arasında kalmaya devam ediyor.
Kişi başına gelir seviyesi halen 30 bin doların üzerinde.
Peki neden?
Çünkü Japonya eksilen iş gücünü robot teknolojileri, otomasyon ve yüksek verimlilikle telafi ediyor.
Dünya üzerinde doğurganlık oranının en düşük olduğu ülkelerden biri Güney Kore.
Son verilere göre doğurganlık oranı 0,7 seviyesine kadar gerilemiş durumda. Başka bir ifadeyle nüfus kendini yenileyemiyor.
Teorik olarak bu tablo uzun vadeli ekonomik çöküş alarmı vermeli. Ancak gerçek tablo tam tersi.
Samsung, SK Hynix, Hyundai ve LG gibi teknoloji devleri sayesinde Güney Kore küresel teknoloji üretim zincirinin merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Ülkenin kişi başına geliri son 20 yılda katlanarak artmaya devam etti. Çünkü ekonomik güç artık yalnızca nüfus büyüklüğüne bağlı değil. Üretimin kalitesine bağlı.
Almanya uzun süredir Avrupa’nın en yaşlı toplumlarından biri.
65 yaş üstü nüfus hızla artıyor. Doğum oranları düşük seyrediyor. Buna rağmen Almanya Avrupa’nın üretim merkezi olmaya devam ediyor.
Bunun arkasında üç temel faktör var:
Yüksek verimlilik.
İleri teknoloji sanayi.
Kontrollü göç politikası.
Almanya iş gücü açığını tamamen kendi nüfusuyla çözmeye çalışmıyor.
Göçmen iş gücü ve yüksek otomasyon sayesinde ekonomik kapasitesini koruyor. Yani mesele artık kaç kişiniz olduğu değil. Nasıl üretim yaptığınız.
İtalya da benzer bir örnek.
Avrupa’nın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip. Nüfus giderek yaşlanıyor. Ancak ülke yüksek katma değerli sektörlerde güçlü kalmaya devam ediyor.
Makine üretimi, otomotiv, lüks tüketim, moda, tasarım ve turizm ekonomisi İtalya’nın gelir yaratma kapasitesini koruyor. Demografi bozulsa bile ekonomik değer üretme kapasitesi devam ediyor.
Burada kritik ayrım ortaya çıkıyor.
Bir ülkenin toplam nüfusunun yüksek olması ekonomik güç yaratabilir.
Ancak bu yalnızca insanların ekonomik olarak verimli çalışabildiği sistemlerde mümkündür.
Bir başka ifadeyle önemli olan nüfus miktarı değil kişi başına üretilen ekonomik değer.
10 milyon kişinin yüksek teknoloji ürettiği ekonomi, 200 milyon kişinin düşük verimlilikle çalıştığı ekonomiden daha güçlü olabilir.
İşte modern ekonominin temel dönüşümü burada yaşanıyor: 20. yüzyılda daha fazla işçi demek daha fazla üretim demekti. Bugün ise durum değişiyor.
Bir fabrikada yüzlerce işçinin yaptığı işi artık robotlar yapabiliyor.
Yapay zekâ müşteri hizmetlerinden yazılım geliştirmeye kadar çok sayıda alanda insan emeğini azaltıyor.
McKinsey tahminlerine göre önümüzdeki 10 yılda yüz milyonlarca iş tanımı otomasyonla dönüşecek.
Bu nedenle iş gücü büyüklüğü ekonomik büyümenin tek belirleyicisi olmaktan çıkıyor.
Peki genç nüfusu fazla olan ülkeler neden otomatik olarak zenginleşemiyor?
Bu noktada Hindistan ve Nijerya gibi ülkeler önemli örnekler sunuyor.
Her iki ülkenin de son derece genç nüfusları var. Ancak genç nüfus tek başına ekonomik zenginlik üretmiyor. Çünkü eğitim seviyesi, teknoloji kapasitesi, sermaye birikimi, altyapı yatırımları ve kurumsal kalite yetersizse kalabalık nüfus avantaj olmaktan çıkabiliyor.
Ekonomik büyüme yalnızca insan sayısıyla oluşmuyor.
İnsanların ne kadar verimli çalıştığıyla oluşuyor.
Demografik avantaj artık eski dünya kavramı olabilir. Belki de burada asıl sorgulanması gereken şey, ekonomik düşüncenin eski varsayımları.
20. yüzyıl sanayi ekonomisinde kalabalık ve genç nüfus büyük avantajdı. 21. yüzyıl ise teknoloji ekonomisi yaratıyor. Yeni çağda ülkeler artık insan sayısıyla değil; bilgi, teknoloji, inovasyon ve verimlilik kapasitesiyle rekabet ediyor.
Ekonomik yarışın kuralları sessizce değişiyor. Belki de geleceğin güçlü ülkeleri en kalabalık olanlar değil. En üretken olanlar olacak. Dolayısıyla artık temel soruyu yeniden sormak gerekiyor.
21. yüzyılda ekonomik güç için gerçekten genç nüfus mu gerekli? Yoksa teknoloji ve verimlilik mi daha önemli hale geldi?
Görünen o ki kalabalık nüfus artık otomatik olarak ekonomik güç anlamına gelmiyor.
Yeni çağda asıl mesele kaç kişi olduğunuz değil. O insanların ne kadar verimli çalıştığı.