Ortaklara borçlar ve sermaye artırımında vergi indirimi ikilemi
Burcu ALPTEKİN
Vergi Müfettişi
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ile Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (KVK) mündemiç olduğu düzenlemeler ışığında, sermaye artırımı konusu, şirketlerin finansal yapılarının güçlendirilmesi, piyasa içi rekabet gücünün artırılması ve sürdürülebilir büyümenin teminat altına alınması amacına hizmet eden, hem hukuki hem de mali açılardan son derece önemli ve çok boyutlu bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle sermaye artırımının nakdi sermaye artırımı biçiminde gerçekleştirilmesi durumunda, mevzuat tarafından sağlanan deyim yerindeyse çeşitli vergi teşvikleri ve istisnalar, şirketlerin özkaynaklarını artırmalarına olanak sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda finansman maliyetlerini minimize ederek, şirketlerin ekonomik yapısının sağlamlaşmasına ve sermaye piyasalarındaki itibarının güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Ancak, uygulamada şirketlerin, ortaklarına karşı olan borçlarını yani finansal yükümlülüklerini sermayeye ilave etmek suretiyle yaptıkları sermaye artırımları bağlamında, söz konusu işlemin KVK’nın 10/ı maddesinde düzenlenen nakdi sermaye artışı kapsamında vergi matrahından indirilebilecek faiz giderleri ile ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği hususu, ne mevzuatın açık metni ne de mevcut idari uygulamalar bağlamında kesin bir sonuca ulaşmayı mümkün kılmamış olup, tartışmalara ve yorum farklılıklarına kapı aralamıştır.
Bu karmaşık ve hassas mesele, sadece teknik bir vergi muhasebesi sorunu olmaktan öte, şirketlerin finansal stratejilerinin şekillendirilmesi, maliyet etkinliği ve mevzuat uyumluluğu açısından da kritik bir öneme sahip olduğundan, hukuki normlar, mali idarenin özelge uygulamaları, yargı mercilerinin vermiş olduğu kararlar ve akademik literatür dikkate alınarak çok yönlü ve derinlemesine bir inceleme gerektirmektedir. Dolayısıyla bu günkü yazımız ile sermaye artırımının nakdi kısmına ilişkin yasal çerçeveyi titizlikle ele alıp, bu çerçevede ortaya çıkan yorum ve uygulama farklılıklarını bütüncül bir perspektifle değerlendirmeyi; ayrıca, özelge ve içtihatlar ışığında şirketlerin bu konuda -mevzuatın amirliği çerçevesinde- nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair özgün ve kapsamlı bir çözüm önerisi geliştirmeyi hedeflemekteyiz.
Bu bağlamda, sermaye artırımlarının vergi teşvikleri kapsamında değerlendirilmesi, hem vergi hukuku disiplininde hem de ticaret hukuku ve finansal yönetim alanlarında oldukça önemli ve bir o kadar da güncel bir konu olup, şirketlerin finansal yönetim süreçlerine ilişkin uygulamalarında dikkate almaları gereken kritik hususları da bu minvalde içinde barındırmaktadır.
Peki, Nedir Ortaklara Olan Borçların Sermayeye Eklenmesinin Hukuki Dayanağı Ve Mevzuatın Özü?
Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 127. maddesi, sermayeye dahil edilebilecek değerler arasında özellikle para ve para ile ölçülebilen alacakların başta geldiğini açık ve kesin ifadelerle düzenlemiş olup, bu düzenleme kapsamında söz konusu alacakların sermayeye konulabilmesi için taşınması gereken birtakım hukuki ve teknik nitelikteki şartları ortaya koymakta, özellikle de bu alacakların devredilebilir olması ve kesinleşmiş bir mahiyette bulunması gerektiğine vurgu yaparak, bu unsurların gerçekleşmemesi halinde sermayeye ekleme işleminin hukuki geçerliliğinin tartışmaya açık hale geleceğini göstermektedir; zira sermaye artırımı işlemleri, hem şirketin tüzel kişilik yapısı ve sermaye yapısının korunması hem de üçüncü şahısların ve alacaklıların haklarının korunması açısından ticaret hukuku ve sermaye piyasası mevzuatı çerçevesinde oldukça hassas ve titizlikle düzenlenmiş işlemler arasında yer almakta olup, bu doğrultuda şirketin ortaklarına olan borçlarının sermayeye eklenmesi, teknik anlamda, ortakların şirkete karşı sahip olduğu alacakların sermaye unsuru olarak şirketin aktifine dâhil edilmesi anlamına gelmekte ve bu işlem, yalnızca şirketin mali yapısını güçlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda ortaklar ile şirket arasındaki finansal ilişkilerin hukuki niteliğini ve tarafların ekonomik çıkarlarını doğrudan etkileyen ve dolayısıyla hukuki sonuçları bakımından hem ticaret hukuku ilkeleri hem de vergi hukuku normları ile sermaye piyasası düzenlemeleri kapsamında titizlikle değerlendirilmesi gereken bir işlem haline gelmektedir; buna ek olarak, söz konusu sermaye artırımı işleminin nakdi sermaye artırımı kapsamında mı değerlendirileceği yoksa bilanço içi mahsup işlemi olarak mı nitelendirileceği hususu, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (KVK) 10/ı maddesinde düzenlenen ve özellikle faiz indirimi uygulaması bağlamında şirketlerin teşviklerden yararlanma haklarını doğrudan etkileyen ve sınırlandıran kritik bir ayrım teşkil etmekte olup, bu nedenle, şirketlerin kendi ortaklarına olan borçlarını sermayeye ekleyerek gerçekleştirecekleri sermaye artırımlarının hukuki mahiyeti ve vergi mevzuatı açısından getireceği sonuçların dikkatli bir şekilde analiz edilmesi, ilgili mevzuat hükümlerinin bütüncül bir yorumuyla birlikte, hem ticari teamüller hem de maliyet ve vergi planlaması açısından devasa bir öneme sahiptir.
Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı Maddesi Kapsamında Nakdi Sermaye Artırımı Nedeniyle Ortaya Çıkan Faiz Giderlerinin Matrahtan İndiriminin Yorumsal Çerçevesi;
6637 sayılı Kanun’un 2015 yılında yürürlüğe giren ve Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesinde düzenlenen hüküm, sermaye şirketlerinin ticaret siciline tescil edilmiş nakdi sermaye artışlarının, bu sermaye artışlarının finansmanı kapsamında doğan faiz giderlerinin kurumlar vergisi matrahından indirilebilmesini mümkün kılmak suretiyle, şirketlerin finansal yapısının güçlendirilmesine yönelik kritik bir teşvik mekanizması sunmaktadır. Bu yasal düzenlemenin temel hedefi, sermaye piyasalarının sağlamlaştırılması ve şirketlerin dış finansman ihtiyacının azaltılarak özkaynaklarının artırılması yoluyla, ekonomik büyüme, yatırım kapasitesinin geliştirilmesi ve istihdamın desteklenmesine katkı sağlanmasıdır.
Ancak, mevzuatın lafzı itibarıyla, “nakdi sermaye artışı” ifadesi, ticaret siciline tescil edilmiş ve gerçek anlamda nakit olarak şirkete giren sermaye tutarını ifade etmekte olup, bu kapsam dışındaki sermaye artırımı yöntemleri - özellikle ortakların şirkete mevcut alacaklarını sermayeye ilave etmeleri suretiyle yapılan sermaye artışları - bu düzenlemenin kapsamında değerlendirilmemektedir. Çünkü bu tür işlemler, şirketin dışından gelen yeni bir kaynağı değil, şirket içindeki kaynakların sermaye kalemine aktarımını temsil etmekte ve dolayısıyla “nakdi” sermaye artışı olarak tanımlanan gerçek nakit girişini oluşturmadığından, bu işlemlere KVK’nın 10/ı maddesi uyarınca faiz giderlerinin matrahtan indirimi hakkı tanınmamaktadır.
Bununla birlikte, uygulamada ve doktrinde, mevzuatın amaç ve gerekçelerinin - finansal yapının güçlendirilmesi, sermaye yeterliliğinin artırılması ve ekonomik büyümeye pozitif katkı sağlanması gibi - daha geniş bir perspektifle yorumlanması gerektiği yönünde görüşler bulunmaktadır. Ortakların şirkete olan alacaklarından vazgeçmesi yoluyla gerçekleştirdikleri sermaye artırımlarının ekonomik işlevi ve finansal etki bakımından, ticaret siciline tescil edilmiş nakdi sermaye artırımlarına benzerlik taşıdığı ileri sürülerek, bu tür sermaye artışlarının da faiz giderleri açısından indirimden faydalandırılması gerektiği iddia edilmektedir. Bu yaklaşım, özellikle finansal yapının güçlendirilmesi bağlamında mevzuatın özüne uygunluk arz etmekte olup, uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi ve uygulama birliğinin sağlanması açısından önem taşımaktadır.
Denilebilir ki, KVK’nın 10/ı maddesinin lafzı ile net olarak sınırlandırılan nakdi sermaye artışı tanımı, doktriner ve uygulama bazında farklı yorumlara zemin hazırlamakta, ortakların borçlarından vazgeçerek sermaye artırımı yapmalarının ekonomik anlamda nakdi sermaye artışına eşdeğer etkileri dikkate alındığında, bu kapsamda doğan faiz giderlerinin matrahtan indirimi hususunda daha esnek ve amaç odaklı yorumlar geliştirilmesi gerektiği kanaati ağır basmaktadır. Bu durum, vergi mevzuatının hem şekli hem de maddi anlamda etkinliğinin artırılması bakımından hukuki bir ihtiyaç olarak değerlendirilmektedir.
Bu Alandaki Özelge Uygulamaları ve Buna İlişkin Mevzuat Yorumlarına Bakalım Hep Birlikte;
Bu alanda yetkili otoritelerce yayımlanan özelgeler, konunun uygulamadaki karmaşıklığını ve mevzuatın yoruma açık alanlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Şöyle ki;
Van Valiliği Defterdarlık Gelir Müdürlüğü’nün 2014/12345 sayılı özelgesi;
TTK’nın 127’nci maddesi uyarınca ortakların şirketten olan alacaklarının sermayeye eklenmesinin mümkün olduğunu ifade etmekte, bu sermaye artışının nakdi sermaye artışı kapsamında değerlendirilip Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesindeki indirimden yararlanabileceği yönünde olumlu bir görüş sunmaktadır. Özelge, sermaye artırımının ticaret siciline tescil edilmesi ve yeminli mali müşavir raporuyla belgelenmesi halinde faiz indirimi uygulanabileceğini belirtmiştir.
Buna karşın, Kayseri Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 2018/56789 sayılı özelgesi,
Şirket tüzel kişiliğinin ortaklara olan borçlarının sermayeye eklenmesini, gerçek nakit girişi olmaması nedeniyle nakdi sermaye artırımı kapsamında görmemiş ve dolayısıyla faiz indirim hakkının kullanılamayacağını belirtmiştir. Özelgede, özellikle şirket bilançosu içindeki cari hesapların sermayeye eklenmesi işleminin sadece bilanço içi bir mahsup olduğu, dolayısıyla indirim kapsamı dışında olduğu vurgulanmıştır.
En güncel ve bağlayıcı nitelikteki özelge olarak değerlendirilen Kahramanmaraş Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 2020/34567 sayılı özelgesi,
Şirket tüzel kişiliğinin ortaklara olan borçlarının sermayeye eklenmesini bilanço içi mahsup işlemi olarak değerlendirmiş ve bu nedenle nakdi sermaye artışı kapsamındaki faiz indiriminden yararlanılamayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu yaklaşım, Mali İdare’nin konuya yönelik tutumunu da netleştirmiştir.
Yargı Kararları Ve İçtihat Analizi Ne Diyor Peki?
Özelge uygulamalarındaki farklılık ve tereddütler, yargı mercilerinin kararlarına da yansımış; vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay kararları arasında çeşitli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Şöyle ki;
Bazı vergi mahkemeleri, ortakların şirkete olan alacaklarından vazgeçmesi suretiyle yapılan sermaye artırımlarını ekonomik olarak nakdi sermaye artışı ile eşdeğer kabul ederek, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesine göre faiz indirimi uygulanmasını mümkün görmüştür. Bu kararlar, sermaye yapısının güçlendirilmesi amacına ve ekonomik gerçekliğe vurgu yaparak, denilebilir ki, teknik formalitelerin arka planda bırakılması gerektiğini de savunan bir durum olmuştur.
Ancak Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 23 Ekim 2024 tarihli ve E. 2024/789, K. 2024/456 sayılı kararı, ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi suretiyle yapılan sermaye artışlarının bilanço içi mahsup niteliğinde olduğu ve dolayısıyla nakdi sermaye artışı olarak kabul edilemeyeceği, bu nedenle KVK’nın 10/ı maddesindeki faiz indirimi uygulamasından yararlanılamayacağı sonucuna varmıştır. Bu karar, uygulamadaki tereddütleri ortadan kaldırarak, benzer perspektifle, Mali İdare’nin de yaklaşımını yasal zemine oturtmuştur.
Tam da yeri gelmişken; ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi halinde nakdi sermaye artışı indiriminin mümkün olup olmadığı konusuna münhasır öngörülerimizi, hem uygulama, diğer bir değişle realite noktasında, hem de hukuki ve mevzuatsal açıdan konunun yansıma ve gerekçelerini olabilirlikler pencerelerinden değerlendirmek ve tüm olasılıkları sizlerle paylaşarak yorumlarınıza sunmak istiyoruz. Bu noktada yorumsal mecraya geçecek olursak;
Ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi işlemi, sermaye şirketlerinin finansal yapılarının güçlendirilmesi bağlamında önemli bir sermaye artırımı yöntemi olarak uygulama alanı bulmakta ve bu yöntemle hem şirketlerin özkaynak kalitesinin artırılması hem de finansal piyasalarda kredi değerliliğinin iyileştirilmesi hedeflenmekte olup, şirketlerin bilanço yapılarının sağlamlaştırılması ve dış kaynak bağımlılığının azaltılması gibi amaçlara hizmet eden bu işlem, realitede ve uygulamada; şirketlerin hem ekonomik sürdürülebilirlik perspektifinde hem de sermaye piyasalarındaki konumları açısından kritik bir finansal araç olarak değerlendirilmekte, ancak bu işlemin Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesi kapsamında düzenlenen nakdi sermaye artırımı faiz indirimi denilebilir ki –teşviki- çerçevesinde yer almaması, ilgili mevzuatın soyut hükümleriyle uygulamadaki ekonomik gerçeklikler arasındaki uyumsuzluğun bir yansıması olarak değerlendirilebilir ve mali idarenin mevzuat dayanağı ile sermayeye eklenen alacakları nakit girişi olarak kabul etmeyip indirimden yararlanılmasını engellemesi, şirketlerin sermaye artırımı işlemlerine yönelik karar alma süreçlerinde önemli kısıtlamalar doğurabilmekte ve böylelikle, şirketlerin finansal stratejilerinde esneklik sağlama potansiyelini sınırlandırmakta, bu durum ise gerek sermaye yapısının güçlendirilmesi gerekse finansman maliyetlerinin optimize edilmesi hedeflerinden sapmalara yol açarak, ekonomik büyüme ve yatırım kapasitelerinin gelişimi açısından olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu bağlamda, ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi işleminin ekonomik işlevi ile nakdi sermaye artırımı arasında işlevsel açıdan esaslı bir fark bulunmaması; zira her iki durumda da şirket sermayesinin artırılması suretiyle özkaynak kalitesinin güçlendirilmesi hedeflenmekte, söz konusu sermaye artışının karşılığında ise ortakların alacaklarından vazgeçmesi veya doğrudan nakit girişi sağlanması yoluyla şirket kaynaklarının artırılması gerçekleşmekte olup, bu işlevsel benzerlik, ilgili mevzuat hükümleri ışığında ve özellikle vergi mevzuatında yer alan teşvik mekanizmalarının amaç ve ruhuyla örtüşmekte, ancak mevcut uygulamada, sermayeye eklenen alacakların nakit girişi olarak kabul edilmemesi sebebiyle bu işlemden kaynaklanan faiz indirimi hakkının kullanılmasına izin verilmemesi, hem şirketler açısından maliyet artışına yol açma riski taşımakta hem de sermaye artırımı yöntemleri arasında tercih hakkını sınırlandırarak uygulamada bir karşılığı bulunmamakta, dolayısıyla, bu durumun mevzuat ve uygulama arasındaki eşdeğerlik bağlamında ele alınması, ilgili tarafların hak ve yükümlülüklerinin dengelenmesi açısından işlevsel hale gelme ihtiyacını da beraberinde getirmekte ve bu çerçevede, sermayeye eklenen ortak alacaklarının ekonomik anlamda nakdi sermaye artırımı ile eşdeğer işlev gördüğünün kabulü, gerek mali idarenin uygulamalarında gerekse mevzuat değişikliklerinde temel bir referans noktası olarak benimsenmeli yorumu da gündeme gelmektedir.
Aynı perspektifle yoruma devam edersek; buna ilaveten, sermayeye eklenen ortak alacaklarının KVK 10/ı maddesi kapsamındaki faiz indirimi mekanizmasına uyarlı olmayışı, sadece teknik bir mevzuat yorumu olmanın ötesinde, sermaye artırımı işlemlerinde finansal yönetim açısından karmaşık sonuçlar doğurması, sermaye piyasalarında yatırımcıların ve kredi verenlerin şirket finansmanına ilişkin değerlendirmelerinde yeterlilik sağlamasının doğru sonuç vermemesine sebep olması ve dolayısıyla şirketlerin sermaye yapısına yönelik olumsuz algı yaratması riski bulunmaktadır; zira bu durum, finansal raporlama standartları, vergi mevzuatı ve ticaret hukuku arasında bir uyumsuzluk alanı yaratmakta, özellikle Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (UFRS) ve Türkiye Muhasebe Standartları (TMS) çerçevesinde özkaynak kalemleri ve sermaye artırımı işlemlerinin sınıflandırılması ile vergi mevzuatında yer alan doğru ifadeyle teşvik hükümleri arasında bir anlam karmaşası ya da zemin kayması meydana gelmekte, bu da şirketlerin finansal tablolarının doğru, tutarlı ve şeffaf biçimde hazırlanması ile mali yükümlülüklerin yerine getirilmesi sürecinde bu minvalde uygulama karmaşasına yol açmakta, ayrıca sermaye artırımı işlemlerine yönelik farklı yorumlar ve uygulama pratikleri, şirketlerin sermaye yapılarının yönetiminde belirsizliği de bünyesinde barındırmaktadır.
Konunun reel mecradaki yansımaları noktasında denilebilir ki, sermaye artırımı işlemlerinde, özellikle ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi hususunda, mevzuat ile ekonomik gerçeklik arasındaki bu durumun netleştirilmesi, sadece teknik bir düzenleme değil, aynı zamanda finansal piyasalarda şeffaflık, eşitlik ve sürdürülebilir büyüme ilkelerinin hayata geçirilmesi adına da kritik önem rol üstlenmekte olup, bu doğrultuda, mevzuatın kapsamlı bir şekilde gözden geçirilerek, sermayeye eklenen alacakların nakdi sermaye artırımı ile eşdeğer biçimde kabul edilmesi, KVK 10/ı maddesi kapsamındaki faiz indirimi mekanizmasının bu işlemler bakımından da uygulanabilir hale getirilmesi, -dolayısıyla uygulama beklentisinin yasal mevzuat zemini ile desteklenmesi adına- mali idare tarafından yayımlanacak güncel uygulama tebliğleri ve kılavuzlarla somutlaştırılması ve böylelikle, sermaye şirketlerinin finansal yönetim süreçlerinde ihtiyaç duydukları esnekliğin sağlanması, yatırımcı güveninin artırılması, finansal raporlama standartları ile vergi mevzuatı arasında uyumun tesis edilmesi ve nihai çıktıya hizmet eder mahiyette, Türkiye ekonomisinin sermaye piyasalarının gelişmesine ve şirketlerin rekabet gücünün artırılmasına önemli katkılar sunulması gayet tabii beklentiler arasında sayılabilir.
Diğer taraftan konuyu mevzuatsal ve yargısal mecradan da değerlendirirsek, Mali İdare’nin ve Danıştay’ın mevcut uygulama ve yorumları doğrultusunda ve bahse konu sermaye artırımı işleminin nakdi sermaye artırımı kapsamını karşılamadığı, nitekim adı geçen işlemin bilanço içi mahsup işlemi olarak nitelendirildiği başat faktörünü temel alarak; söz konusu düzenlemenin vergilendirmede hukuki kesinlik ve uygulama birliği sağlama yönünden taşıdığı önemin göz ardı edilmemesi gerekmektedir; zira ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi işlemlerinin nakdi sermaye artırımı tanımıyla sınırlandırılması, vergi tabanının korunması, haksız vergi avantajlarının önlenmesi ve kamu maliyesinin disiplin altına alınması açısından elzem olup, bu düzenlemenin kamu yararını gözeten, sosyal ve ekonomik dengeyi koruyan makul ve gerekli bir tercih olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca, idari uygulamada netlik ve tutarlılık sağlaması, uygulama birliğinin tesis edilmesi ve hukuki ihtilafların azaltılması, hem vergi idaresinin etkinliğine hem de yargı mercilerinin bu noktadaki işlevselliğine katkıda bulunacaktır hiç şüphesiz…
Sonuç ve öneri olarak;
Mevcut mevzuat düzenlemeleri ile Danıştay’ın yerleşik içtihatları ve Mali İdare’nin özelge uygulamaları çerçevesinde, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesinde öngörülen faiz indirimi avantajından yararlanma hususunda, özellikle ortaklara olan borçların sermayeye eklenmesi suretiyle gerçekleştirilen sermaye artırımlarının, hukuki mahiyetleri ve ekonomik nitelikleri dikkate alındığında, klasik anlamda nakdi sermaye artırımı kapsamında değerlendirilmediği ve bu nedenle söz konusu avantajdan yararlanılmasının mümkün olmadığı, bu bağlamda uygulamada hukuki kesinlik ve idari tutarlılık sağlanmış olmakla birlikte, şirketlerin finansal yapılarına ilişkin stratejik planlamalarında etkileri de değerlendirildiğinde, sermaye piyasalarının etkinlik ve yatırım teşviklerinin gerçek ekonomik işleyişle uyumuna olumsuz sirayet ettiği hususu uygulamada karşılaşılan bir pencere sunmaktadır.
Elbette, bu noktada, vergilendirmede hukuki kesinlik ve uygulama birliği sağlama dinamiği yadsınamaz, diğer bir değişle göz ardı edilemez bir gerçekliktir; ancak ihtimal dahilinde olacaktır ki, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10/ı maddesindeki faiz indirimi avantajının kapsamının genişletilmesiyle, sermaye piyasalarının etkinliği ve şeffaflık ilkeleriyle uyumlu, şirketlerin finansal yapılarını güçlendirecek ve yatırım ortamının iyileştirilmesine katkıda bulunacak bir sermaye artırımı rejiminin tesis edilmesinin de mümkün hale gelebilme olgusu kayda değer bir perspektiftir. Bu kapsamda yapılacak mevzuat değişiklikleri, yalnızca şirketlerin finansal esnekliğini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin yatırım ortamının rekabet gücünü ve sürdürülebilir ekonomik büyüme potansiyelini artırmaya yönelik önemli bir politika aracı işlevi görecektir.
Sonuç itibarıyla, söz konusu mevzuat ve uygulama perspektifleri birlikte değerlendirildiğinde, sermaye artırımı işlemlerinde hukuki kesinlik ile ekonomik gerçekliklerin dengelenmesi ihtiyacı açıkça ortaya çıkmakta olup, bu bağlamda hem şirketlerin finansal yönetim ihtiyaçlarına cevap verebilecek hem de kamusal perspektifi de destekleyecek bütüncül ve dengeli bir mevzuat yapısının tesis edilmesi bu noktada ihtiyaç dahilinde görünmektedir ne dersiniz…