Paul Krugman’a göre Avrupa ekonomisi o kadar da geride kalmadı
Paul Krugman, “Avrupa’nın gerilediği anlatısına meydan okumak” başlıklı yazısında Avrupa ekonomisine ilişkin “geride kalıyor” anlatısının sanıldığı kadar net olmadığını savunuyor. Krugman’a göre özellikle verimlilik verileri üzerinden yapılan ABD-Avrupa karşılaştırmaları, ekonomik gerçekliği tam olarak yansıtmıyor.
Krugman’ın dikkat çektiği ilk nokta, Avrupa ile ABD arasındaki ekonomik farkın kullanılan ölçüm yöntemine göre değişmesi.

Krugman, son 25 yılda ABD’nin özellikle teknoloji sektöründeki ağırlığı sayesinde geleneksel ölçümlerde Avrupa’dan daha hızlı verimlilik artışı kaydettiğini kabul ediyor. Ancak buna rağmen Avrupa’nın yaşam standardı açısından ABD’ye karşı dramatik bir gerileme yaşamadığını savunuyor. Hatta satın alma gücü paritesine göre yapılan karşılaştırmalarda Avrupa’nın pozisyonunu büyük ölçüde koruduğunu vurguluyor.
Bu noktada Krugman’ın temel itirazı, “saat başına üretim” yani verimlilik kavramının çoğu zaman yanlış yorumlanmasına dayanıyor.

Krugman’a göre teknoloji sektöründe yaşanan yüksek verimlilik artışı, doğrudan teknoloji şirketlerinin gelirlerine değil, daha düşük fiyatlar yoluyla tüm ekonomiye yayılıyor. Bilgisayarların ucuzlaması, yazılım maliyetlerinin düşmesi ve dijital hizmetlerin yaygınlaşması bu etkinin en somut örnekleri arasında gösteriliyor.
Yazıda yer verilen verilere göre özellikle bilgi teknolojileri sektöründe üretkenlik artışı, ekonominin geri kalanına kıyasla çok daha hızlı gerçekleşti.

Bu nedenle ABD’nin teknoloji devlerine ev sahipliği yapması, ölçülen verimlilik büyümesini yukarı çekiyor. Ancak Krugman’a göre bu durum otomatik olarak Avrupa’nın ekonomik olarak çöktüğü ya da yaşam standartlarında dramatik şekilde geriye düştüğü anlamına gelmiyor. Avrupa ekonomileri, teknoloji üretiminde ABD kadar baskın olmasa da geliştirilen teknolojileri kullanma konusunda oldukça başarılı bir performans sergiliyor.
Krugman ayrıca Avrupa’nın uzun çalışma saatleri yerine daha fazla tatil, daha kısa mesai süreleri ve daha kapsamlı sosyal güvenlik sistemlerini tercih ettiğini hatırlatıyor. Ona göre ABD’de daha büyük evler ve daha yüksek tüketim seviyesi öne çıkarken, Avrupa tarafında sağlık güvencesi, sosyal koruma ve yaşam süresi gibi alanlar öne çıkıyor. Bu nedenle “hangi taraf daha iyi yaşıyor?” sorusunun yalnızca GSYH verileriyle cevaplanamayacağını düşünüyor.
Öte yandan Krugman, Avrupa’nın tamamen rahat olması gerektiğini de söylemiyor. Ona göre asıl risk ekonomik verimlilik tablolarından çok jeopolitik gelişmelerde yatıyor. ABD ve Çin’in yapay zekâ ile ileri teknolojilerde giderek daha baskın hale gelmesi, Avrupa açısından stratejik bağımlılık riskini artırıyor. Özellikle küresel sistemde korumacılığın yükseldiği bir dönemde, kritik teknolojilere erişim meselesi Avrupa’nın önündeki en büyük sınamalardan biri olabilir.
Krugman’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise ABD içinde de benzer bir tablo görülmesi. Özellikle California ile ABD’nin geri kalanı arasındaki verimlilik farkı, Avrupa-ABD farkından daha büyük olmasına rağmen bunun ülke içinde aynı ölçüde bir “geride kalma” tartışması yaratmadığını belirtiyor.

Krugman’ın çerçevesinde bakıldığında, Avrupa ekonomisinin “çöküş” içinde olduğu yönündeki yaygın anlatı fazla abartılı görünüyor. Asıl tartışma, teknolojik liderlik yarışının ekonomik refaha mı yoksa jeopolitik güç dengelerine mi daha fazla etki edeceği sorusunda düğümleniyor.