Yeni normal: Müzakereci demokrasi yerine tehditkâr demokrasi

Dr. Melek SARIBEKİR
Dr. Melek SARIBEKİR Sapere Aude!

Yıl 2019’du. ABD’de Trump başkanlığının ilk dönemi yaşanıyordu ve ticaret savaşlarının tam ortasındaydık. Katıldığım bir yayında şu soruyu sormuştum:

“Bugün dünya; hegemonya, teknoloji, siyaset ve ticaret savaşları ile ulus devletlerin ve devlet dışı aktörlerin hamle yaptığı büyük bir satranç tahtası. Küresel liberal ekonominin durgunluk endişelerini, liberalizmin krizini ve realizmin, yani ulus devletlerin korumacı politikalarının yeniden yükselişini mi izliyoruz?”

O günkü yanıtımda bunu sadece ticaret savaşı olarak adlandırmak sınırlı kalabilir; bunu hegemonya savaşları ve teknoloji savaşlarıyla beraber büyük resimde okumak gerekir demişim.

Yedi sene sonra bugün, bu soruyu yeniden yanıtlıyorum: Evet, fazlası var, eksiği yok!

Müzakereci demokrasinin ideal söylemi teoride kaldı: artık güçlü olanın meşruiyeti kuralı geçerli.

Küresel dünyanın ulus üstü bir yapıya bürüneceği iddia ediliyordu ama öyle olmadı. 1990’larda Fukuyama’nın ünlü “Tarihin Sonu” teziyle ulus devletin işlevini yitirdiğinden söz ediliyordu. Oysa ulus devlet düzeni kendini yeniden inşa etti.

Küreselleşmenin mimarı ABD, çıkarlarını ve gücünü korumak için siyaset alanını ticaret savaşları, sınır duvarları, kotalar ve sınır dışı etme politikalarıyla sertleştirirken; dünyanın en büyük komünist partisi tarafından yönetilen Çin, “Tek Kuşak Tek Yol projesi” ile dünyayı birbirine bağlayarak küreselleşme politikalarının tesisine girişti. Dahası Çin; Afrika ve Latin Amerika'daki yatırımlarıyla birçok ülke krizdeyken kredi vererek bağımlılık ilişkileri yarattı ve gücünü artırdı. Sonuçta, yeni düzenin taşları böyle dizilirken, elbette Trump başta olmak üzere tüm realist politikacıların çok sevdiği düşman algısı söyleminin, seçimlerde karşılık bulmasının da bu süreçte büyük etkisi var.

Peki, ticaret savaşları yeni bir olgu muydu? Dünya, Trump’ın seçilmesinden sonra unuttuğu “ticaret savaşı” terimini hatırlamış oldu. Aslında ülkelerin birbirlerine karşı kotalar ve ilave gümrük vergileri koyarak yürüttüğü bu savaşlar”, 15. ve 18. yüzyıllar arasında özellikle Batı Avrupa’da egemen olan Merkantalizm döneminde de yaşandı. Bu anlayışa göre bir milletin refahı anaparanın miktarına bağlıydı; ekonomik güç ise salt o devletin elindeki ticari değer ile ölçülürdü.

Son on yıldır karşı karşıya olduğumuz tablo: Neoliberal küreselleşmenin çıkmazı, ticaret savaşları, seçimlerde karşılık bulan düşman söylemleri, gittikçe artan güç ve çıkar odaklı politika yöntemlerini kullanan siyasetçiler… Tüm bunlar olurken, yapısal krizlere somut bir çare üretemeyen, hatta ortak iyi için ortak bir refleks dahi geliştiremeyen BM ve AB gibi uluslararası kuruluşlar…

İsrail’in siyasal amaçlarını bir kenara koyarsak, Hürmüz Boğazı tartışmaları üzerinden İran (arkasında güç Çin’le birlikte) ile ABD arasındaki süreç aslında bir ticaret savaşı, değil mi?

Hürmüz Boğazı merkezli yaşananlar, temelde küresel bir ticaret, enerji ve finansal güç savaşıdır; makroekonomik bir hegemonya savaşı ya da klasik ticaret savaşının jeopolitik versiyonudur. Klasik merkantalist politikaların da ötesine geçerek kritik tedarik zincirlerini kontrol etme ve petrol sistemini düzenleme mücadelesine dönüşmüştür.

Müzakereci demokrasi yerine tehditkâr demokrasi!

İşte bu bitmeyen gerilim ortamının hem temel girdisi hem de çıktısı, kullanılan tehdit dilidir!

İdeal bir demokrasi modelinde, prosedürlerin ve iletişimin kurumsallaşmasında dayanan ideal müzakereci usuller kütüphane raflarında okunmayı bekleyen siyaset bilimi teorilerinde kaldı. Demokratik müzakerenin amacı, çoğulculuk koşulu altında, meşru kurallar ve kurumlar aracığıyla özgür bir tartışma zemini sağlanarak nihai bir uzlaşmaya varmaktır. Çünkü ancak bu sayede aklıselim gerekçelerin karşılıklı değişimi, anlaşmanın meşruiyeti ve sürdürülebilirliği mümkün olur. Çünkü eğer ideal söylem koşulları güvence altına alınırsa, özgür ve eşit katılımcılar arasında rasyonel sonuçlar da güvence altına alınmış olur.

Ancak bulunduğumuz düzen maalesef bu ideal model değil. Bir satranç oyunu sakinliğinde zekice kurgulanması gereken diplomasi yöntemlerinin yerini, dozajı her gün artan tehditkâr, yakışıksız söylemler ve tutarsız, rastgele eylemler aldı.

Agresifliğin normalleştiği, aklı ve selameti odağından çıkarmanın makbul sayıldığı bir dönemden geçiyoruz.

Ezcümle; tehdit dili uluslararası ilişkilerin yeni normali haline geldi. Sözüm ona müzakere masalarında güçlü olanın gücünü gösterdiği, elini yükseltebildiği oranda çıkar sağlaması meşruiyetin kaynağı oldu.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar