Tüprag/Jale Şakıyan Ateş: Sürdürülebilir madencilik ihtiyari değil zorunluluk
Türkiye Madenciler Derneği ile Kanada Madenciler Birliği arasında imzalanan protokolle hayata geçirilen ve madencilere çeşitli yükümlülükler getiren Sorumlu Madencilik İnsiyatifini uygulayıcı olan Tüprag bünyesindeki Kışladağ ve Efemçukuru 367 maddeden oluşan uyum doğrulamalarını tamamladı.
ANKARA (EKONOMİ)
Tüprag’da sürdürülebilirliğin kağıt üzerine kalan bir söz olmaktan çıktığını belirten Çevre ve Sürdürülebilirlik Direktörü Jale Şakıyan Ateş, gelinen noktada sektör için sürdürülebilirliğin, ‘olsa iyi olur’ aşamasını geçerek, ‘olmazsa iş yapamazsınız’ zorunluluğuna dönüştüğünü bildirdi.
Uluslararası finans kuruluşlarının sürdürülebilirliğe bakış açısı yanı sıra yine uluslararası kuruluşların dönüşüm çalışmalarından bahseden Ateş, Türkiye’de dönüşümün mevzuat ve finansman mekanizmalarıyla hızlandığını bildirdi. Ateş, “İklim Kanunu’nun yayınlanması ve Sanayide Yeşil Dönüşüm Yönetmeliği’nin ileride devreye alınması, tüm şirketlere sera gazı envanteri, emisyon azaltım planı, risk değerlendirmesi ve uyum tedbirleri geliştirme sorumluluğu getiriyor” diye konuştu.

Tüprag Çevre ve Sürdürülebilirlik Direktörü Jale Şakıyan Ateş şu ifadeleri kaydetti:
Madencilikte sürdürülebilirliği zorunlu kılan başlıca faktörler neler? Sürdürülebilirlik odaklı dönüşümü nasıl özetlersiniz?
Bugün geldiğimiz noktada madencilikte sürdürülebilirlik, “olsa iyi olur” aşamasını çoktan geçti. Artık “olmazsa iş yapamazsınız” düzeyinde bir zorunluluk. Bunun üç temel nedeni var. İlki iklim krizi ve enerji dönüşümü; rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, elektrikli araçlar, bataryalar, iletim hatları… Bunların tamamı metal yoğun teknolojiler. Yani daha fazla temiz enerji için, geçiş sürecinde daha fazla madenciliğe ihtiyaç var. Bu da sadece “etki azaltma” değil, çevresel ve sosyal risklerini iyi analiz eden, iklim değişikliğine uyum sağlayan ve ekosistem bütünlüğünü gözeten madencilik modellerini zorunlu kılıyor. Madencilik şirketlerinin artık yalnızca “emisyonlarını ölçen” değil, Türkiye’nin 2053 net-sıfır hedefleriyle uyumlu emisyon azaltım planları geliştirmeleri, iklim değişikliği risklerini bilimsel temelde belirleyip bu risklere karşı uyum ve azaltım tedbirlerini operasyonel süreçlerine entegre etmeleri bekleniyor..
İkincisi ise sosyal lisans olarak da bilenen kamuoyu güveni ve paydaşlar ile diyalog. Günümüzde hiçbir proje, “izin aldım, üretime başlarım” anlayışıyla yürüyemez. Toplumla güvene dayalı bir ilişki kurmak, şeffaf olmak, karar süreçlerine paydaşları dahil etmek ve bulunduğumuz bölgelerde karşılıklı değer yaratan bir etki oluşturmak artık madenciliğin ayrılmaz bir parçası.” Sonuncusu da mevzuat ve finansman ayağı; uluslararası finans kuruluşlarının çevresel ve sosyal performans standartlarına uymayan projelerin fon bulması neredeyse imkânsız. EBRD’nin (Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası) çevresel ve sosyal performans gereklilikleri, IFC (Dünya Bankası)’nin performans standartları, Ekvator Prensipleri, ICMM Madencilik Prensipleri, Kanada Madenciler Birliği’nin Sürdürülebilir Madencilik Protokolleri (TSM), Uluslararası Siyanür Yönetim Kodu ve ISO standartları gibi çerçeveler, artık küresel minimum performans seviyesi olarak kabul ediliyor. Buna ek olarak GRI, SASB, TCFD, CSRD gibi raporlama çerçeveleri finansman süreçlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.
Türkiye’de ise aynı dönüşüm artık hem kanun ve yönetmeliklerle hem de finansman mekanizmalarıyla hızlanmış durumda. İklim Kanunu’nun yayınlanması ve Sanayide Yeşil Dönüşüm Yönetmeliği’nin ileride devreye alınması, tüm şirketlere sera gazı envanteri, emisyon azaltım planı, risk değerlendirmesi ve uyum tedbirleri geliştirme sorumluluğu getiriyor. Özellikle Sanayide Yeşil Dönüşüm Protokolü ile tesislerin çevresel performanslarının ölçülmesi, risk profillerinin hesaplanması ve yeşil dönüşüm yatırımlarının finansmana erişimin temeli haline getirilmesi sektör açısından çok kritik bir dönüm noktası. Bu dönüşümün kurumsal raporlama ayağı ise Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) ile bütünleşiyor. TSRS, Avrupa Birliği CSRD mantığıyla uyumlu şekilde kurgulandığı için, hem uluslararası fonlara erişim hem de yerel düzenleyici gereklilikler açısından sürdürülebilirlik verilerinin doğrulanabilir, karşılaştırılabilir ve yatırımcı tarafından güvenilir bulunmasını sağlıyor. Bu yapı sayesinde Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerin sürdürülebilirlik performansı artık sadece gönüllü raporlama düzeyinde değil, ölçülebilir, denetlenebilir ve finansmanla doğrudan bağlantılı bir yapıya kavuşuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki yeşil dönüşüm, AB taksonomisi ve küresel çerçevelerle uyumlu biçimde madencilik sektörünün hem rekabet gücünü hem de sürdürülebilir finansmana erişimini belirleyen stratejik bir alan haline gelmiş durumda.
TÜPRAG bu geniş sürdürülebilirlik çerçevesinde kendine nasıl bir yol çizdi?
Biz 2020 yılında, tüm bu geniş sürdürülebilirlik çerçevesini kurum içinde tek ve tutarlı bir sistem haline getirmek için SIMS – Sürdürülebilir Entegre Yönetim Sistemi’ni hayata geçirdik. SIMS’i şöyle düşünebilirsiniz: Farklı diller konuşan çok sayıda küresel standardı, madencilik işletmelerinin günlük hayatına tercüme eden, entegre bir “yol haritası”. İçinde hem genel performans standartları, hem madenciliğe özgü çerçeveler hem de altın üretimi özelinde rehber oluşturacak gereklilikler mevcut. Arama ruhsatı aldığımız andan, kapatma uygulamalarına başlamamız da dahil madenin tüm yaşam döngüsünde hangi risklerle karşılaşabileceğimizi, bu riskleri nasıl yöneteceğimizi, çevresel ve sosyal etkileri nasıl kontrol almamız gerektiğine dair adım adım tarifleyen bir sistem. Başka bir ifadeyle su yönetimi, enerji verimliliği, sera gazı emisyonları, iş sağlığı ve iş güvenliği, toplumsal katkı, insan hakları, tedarik zinciri… Bu başlıkların hiç biri bizim için birbirinden bağımsız değil. Tüm bu alanlardaki standartlar SIMS şemsiyesi altında 5 ana standart ve 52 alt standartla birbirine bağlı. Yani bir konuda karar alırken, zincirin diğer halkalarını otomatik olarak görüyorsunuz.
SIMS’i güçlü kılan şey “kağıt üzerinde kalmaması”. Kışladağ ve Efemçukuru Altın Madenlerimizde 367 maddelik SIMS standartlarına uyum doğrulamalarını yıllık periyotlarla yapıyor, performansımız ile ilgili bağımsız doğrulama alıyor ve raporluyoruz. Yani sistem çalışan herkesin günlük iş yapış biçimine entegre edilmiş yaşayan bir mekanizma.
Türkiye Madenciler Derneği’nin başlattığı Sorumlu Madencilik İnisiyatifi son dönemde çok konuşuluyor. Bu inisiyatif nedir, sektörü nasıl dönüştürebilir?
Sorumlu Madencilik İnisiyatifi, aslında Türkiye için stratejik bir adım. Türkiye Madenciler Derneği’nin ile Kanada Madenciler Birliği (MAC) ile yaptığı iş birliği sayesinde, TSM (Towards Sustainable Mining) protokollerinin Türkiye’de uygulanması artık sorumlu madencilik performansının kişisel yorumlara yada şirket bazlı beyanlara değil, standart, ölçülebilir ve en önemlisi bağımsız şekilde doğrulanabilir kriterlere göre değerlendirilmesini sağlayacak. Biz Tüprag olarak, SIMS ve MAC–TSM entegrasyonunda zaten oldukça ileri bir noktadayız, ancak bu inisiyatifin asıl gücü, iyi örnekleri çoğaltmakla birlikte tüm sektörün sorumlu madencilik performansını yukarıya taşıma potansiyelinde. Aynı zamanda kamu, finans kuruluşları ve toplum açısından da ortak bir “değerlendirme dili” oluşturuyor. Çünkü madencilikte güvenin temeli, teknik verinin, çevresel ve sosyal performansın karşılaştırılabilir ve bağımsız olarak doğrulanabilmesidir; bu inisiyatif sektörün tam da bu yönde kurumsallaşmasını sağlayacak.
Türkiye’de madencilik sektöründe uygulanmaya başlanan UMREK Kodu da sıkça gündeme geliyor. UMREK’in sürdürülebilirlik ve şeffaflık açısından önemi nedir?
Madencilikte artık sadece kaynak ve rezerv miktarını açıklamak yeterli değil; bu verinin şeffaf, denetlenebilir ve uluslararası karşılaştırılabilir olması kadar, çevresel ve sosyal riskleri de içermesi bekleniyor. Bu noktada Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından geliştirilen UMREK, Türkiye’nin CRIRSCO uyumlu Ulusal Maden Kaynak ve Rezerv Raporlama Kodu olarak, teknik verinin kalitesini güvence altına alıyor; ancak bugün finansman dünyasının ve toplumsal beklentilerin geldiği düzeyde, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim boyutlarının da kaynak ve rezerv raporlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmesini sağlıyor. Çünkü bir maden yatağının değeri artık yalnızca tonaj ve tenörle değil, o maden yatağının çevresel ve sosyal açıdan taşıdığı riskler ve bu risklerin giderilmesi için alınacak önlemlerle birlikte değerlendiriliyor. Borsa İstanbul ve SPK’nın UMREK uyumlu raporları esas alması, hem yatırımcıya “bu veri güvenilir” güvencesi sağlıyor hem de madencilik projelerinin uzun vadeli finansmana erişiminde ÇSY ile bütünleşik raporlamanın zorunlu hale geldiğini açık ve net bir şekilde gösteriyor. Bu nedenle UMREK, yalnızca teknik bir raporlama kodu değil; Türkiye’de sürdürülebilir ve finansmana erişilebilir madenciliğin omurgasını oluşturan stratejik bir çerçeve.
Tüm bu çerçeveleri ve inisiyatifleri düşününce, Türkiye ve madencilik sektörü bu yolculuğun neresinde sizce? Önerileriniz ve gelecek beklentileriniz neler?
Açık konuşmak gerekirse, hem Türkiye’nin hem de küresel madencilik sektörünün önünde hâlâ uzun bir yol var. İş sağlığı ve güvenliği, iklim hedefleri ve iklim değişikliğine uyum, atık yönetimi, doğa pozitif yaklaşımlar, tedarik zinciri, insan hakları… Bunlar uzun soluklu sistematik ilerleme gerektiren konular. Ama Türkiye özelinde şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Doğru çerçeve oluşmaya başladı. UMREK ve TSRS ile şeffaf, uluslararası uyumlu teknik ve sürdürülebilirlik raporlama zemini oluştu. Türkiye Madenciler Derneği’nin Sorumlu Madencilik İnisiyatifi ile TSM’in Türkiye’ye uyarlanması ise saha bazlı performansın ölçülmesinde ve bağımsız doğrulamaya dayalı bir kültürün yerleşmesinde çok önemli bir adım.
Bununla birlikte, sektörün sürdürülebilirlik dönüşümünü hızlandırması için üç temel noktayı önemsiyorum. Birincisi, kamu politikalarının madenciliği sadece bir “ riskli faaliyet” değil enerji dönüşümünün ve buna bağlı stratejik arzın güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alması gerekiyor, çünkü düzenlemelerdeki her karar, Türkiye’nin 2053 Net Sıfır yolculuğunu da doğrudan etkiliyor. Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu kritik metallerin büyük kısmı, teknoloji ve yenilenebilir enerji sektörlerinin en temel hammaddeleri. Dolayısıyla madencilikte sürdürülebilirlik, enerji güvenliği ve teknolojik bağımsızlık açısından da stratejik önem taşıyor. İkinci olarak, şirketler için sorumlu madencilik uygulamalarının yönetim kurulu seviyesinde sahiplenilmesi artık opsiyon değil zorunluluk. Sahiplenilmeyen hiçbir sürdürülebilirlik hedefi kalıcı olamıyor. Bu yüzden şirketlerin sürdürülebilirlik sistemlerini stratejilerinin merkezine alması gerekiyor. Özellikle işletmeler için sistem kurmadan ilerlemek mümkün değil; ister SIMS benzeri entegre bir sistem, ister Sürdürülebilir Madencilik İnsiyatifi uyum süreçleri olsun, mutlaka kuralları belli, ölçülebilir, denetlenebilir mekanizmalar şart.
Tüm bunların yanında, belki de en kritik konu insan kaynağı. Madencilik, bazen dışarıdan bakıldığında “riskli ve tartışmalı” bir alan gibi görünebilir. Madencilik sektörünün geleceği; jeoloji, hidrojeoloji, ekoloji, iklim bilimi, sosyal bilimler, iş sağlığı ve güvenliği, çevre hukuku, insan kaynakları ve finans gibi disiplinleri bir arada okuyabilen uzmanlara bağlı. Sürdürülebilirlik öğelerini teknik kapasite ile birleştirebilen, yerel mevzuat ile küresel çerçeveleri buluşturabilen profesyonellere ihtiyaç giderek artıyor. Buna bir de teknolojiyi eklersek , veri analizi, uzaktan algılama, otomasyon ve yapay zeka, madencilikte hem güvenlik hem de sürdürülebilirlik performansını ileriye taşıyacak kritik bileşenler
Özetle doğru yön belirlendi, madencilikte şimdi ihtiyacımız olan bu çerçeveleri sahada gerçek karşılığı olan, teknoloji ile güçlendirilmiş, çok disiplinli ve standartlarla uyumlu bir sürdürülebilirlik sistemine dönüştürmek. Bu dönüşüm yalnızca sektörün değil, ülkemizin yeşil ve rekabetçi geleceği açısından kritik önemde.

