Festival gösterdi ki geleceğe inanan bir ruh Kapadokya’da hâlâ sürüyor
Festival boyunca insanın aklında yalnızca yemekler değil; üreticilerin direnci, gençlerin enerjisi ve kültürel sürekliliğe duyulan inatçı güven de kalıyordu.

Son yıllarda “sürdürülebilirlik” kelimesi gastronomi dünyasının en sık kullanılan sözcüklerinden biri hâline geldi. Ama çoğu zaman dekoratif bir kavram olmanın ötesine geçemiyor. Kapadokya Gastronomi Festivali’nde ise bu yaklaşımın daha somut biçimde ele alınmaya çalışıldığını gördüm. Festival boyunca karbon ayak izinin ölçülmesi, emisyon hesaplamaları yapılması, yerel üretimin desteklenmesi ve atığın azaltılması yönündeki uygulamalar dikkat çekiyordu. Ama asıl önemli olan şuydu:
Burada sürdürülebilirlik yalnızca çevresel değil, kültürel bir mesele olarak da ele alınıyordu. Çünkü bazen bir tarif kaybolduğunda da aslında bir ekosistem yok olur.
Anadolu imecesinin yeni hâli
İki gün boyunca taş sokaklarda dolaştım, paneller dinledim, üreticilerle konuştum, sofralara oturdum… Ama geriye dönüp baktığımda aklımda en çok kalan şey, bir coğrafyanın hâlâ kendi geleceğine inanıyor olması duygusuydu. Festival boyunca alanda çalışan gençlerin enerjisinde, üreticilerin inadında, eski tarifleri kayıt altına almaya çalışan akademisyenlerde ve taş sokakları yeniden hikâyeye dönüştüren o ortak çabada bunu hissettim. Bir yanda yıllardır aynı tohumu koruyan üreticiler, öte yanda o üretimin hikâyesini öğrenmeye çalışan gençler vardı. Belki de Anadolu imecesinin bugünkü karşılığı tam olarak buydu.

Geleceğe kalan şey
Kapadokya Gastronomi Festivali’nin asıl başarısı da burada yatıyor: Gastronomiyi yalnızca tüketilecek bir deneyim değil, korunacak bir kültürel hafıza olarak ele alabilmesinde. Kapadokya’dan dönerken damağımda yalnızca tatlar kalmadı.
Yağmur sonrası koyulaşan taşların ve gökkuşağının altında, hâlâ aynı sofraya birlikte oturabilen insanların var olduğunu görmek de insana iyi geldi.
