Gölün aynasında bir zaman rüyası: Eğirdir

Dağların gölgesinde, masmavi bir aynanın kıyısında zamanı ağırlaştıran Eğirdir; Hititlerden bugüne uzanan tarihi, Selçuklu taş işçiliğinin zarafeti ve gölün kıyısında anlatılan efsaneleriyle, her gelişte yeniden okunacak bir roman gibi…

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Gölün aynasında bir zaman rüyası: Eğirdir
Eğirdir Gölü’nün ufkuna bakınca…

Gölün aynasında bir zaman rüyası: Eğirdir - Resim : 1

Bazı yerler vardır; onlara ayırdığınız zaman ne kadar kısa olursa olsun, sizden uzun süre ayrılmazlar. Eğirdir benim için onlardan biri oldu. Gidiş nedenim Türkiye İş Bankası'nın Anadolu Sergileri kapsamında düzenlediği "Gül Mevsimi" sergisiydi. Program yoğundu; uzun uzun sokaklarında dolaşmaya, göl kıyısında saatler geçirmeye fırsatım olmadı. Ama bazen bir şehri anlamak için günler gerekmez. Birkaç yapı, birkaç hikâye ve gölden esen bir rüzgâr bile onun ruhunu hissettirmeye yeter.

İlk karşılaşmamız da böyle oldu.

Sabahın erken saatlerinde Eğirdir Gölü'nün üzerinden sert bir rüzgâr esiyordu. Yaz ortasında olduğumuzu unutturacak kadar serindi. Göl, ışığın değişmesine göre bir laciverte, bir turkuaza, bir gümüşe dönüyor; Sivri Dağı'nın heybeti ise bütün bu manzarayı sessizce izliyordu.

Taşların anlattığı şehir

Eğirdir'in hikâyesi Hititlere kadar uzanıyor. Lidyalıların Kral Yolu üzerinde önemli bir durak olmuş, Roma ve Bizans dönemlerinde stratejik bir kale kent olarak yaşamını sürdürmüş. Ama bugün sokaklarında dolaşırken hissedilen o zarif Anadolu kimliğini asıl Selçuklular ve ardından Hamitoğulları şekillendirmiş.

Bunu anlamak için uzun araştırmalar yapmaya gerek yok. Şehrin taşlarına bakmanız yeterli. İlk dikkatimi çeken yapılardan biri göl kıyısındaki Eğirdir Kalesi oldu. Yarımadanın ucunda, yüzyıllardır gölü seyreden yaşlı bir bilge gibi duruyor. Bizans'tan Selçukluya kadar pek çok dönemin izlerini taşıyan bu kale, yalnızca bir savunma yapısı değil; aynı zamanda bu kentin hafızası.

Biraz ilerleyince Anadolu Selçuklu taş işçiliğinin en etkileyici örneklerinden biri olan Dündar Bey Medresesi karşılıyor sizi. Aslında XIII. yüzyılda bir han olarak inşa edilen yapı, daha sonra Hamitoğlu Dündar Bey tarafından medreseye dönüştürülmüş.

Bir meydan, iki yapı

Dündar Bey Medresesi'nin tam karşısında ise Hızır Bey Camii, halkın daha çok kullandığı adıyla Ulu Cami yükseliyor. İlk yapılış tarihi kesin olarak bilinmese de XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde Hamitoğulları Dönemi’nde Hızır Bey tarafından yaptırıldığı kabul ediliyor. 1814 yılında büyük bir yangında zarar gören cami, özgün mimarisine sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş.

Türkiye İş Bankası Eğirdir Şubesi de işte bu tarihî dokunun tam içinde yer alıyor. Bir yanda yüzyıllardır ayakta duran medrese... Karşısında Ulu Cami... Birkaç adım ötede göl... Ve bütün bunların ortasında birkaç günlüğüne sanat galerisine dönüşen bir banka şubesi... Doğrusu bundan daha güzel bir kültür sahnesi düşünmek zor.

Gölün içindeki iki ada

Eğirdir'i farklı kılan yalnızca tarihi değil. Gölün içine doğru uzanan iki küçük ada da kentin karakterini belirliyor.

Can Ada ve Yeşilada... Bugün karaya bağlanmış olsalar da hâlâ kendi zamanlarını yaşayan iki küçük dünya gibiler.

Gölün kokusu

Eğirdir'de insan yalnızca tarihi görmüyor. Onu hissediyor. Elma bahçeleri bu kentin yalnızca ekonomisinin değil, kimliğinin de bir parçası. Göl... Dağ... Taş... Elma... Göl balıkları... Bütün bunlar Eğirdir'in ortak hafızasını oluşturuyor.

Gölün aynasında bir zaman rüyası: Eğirdir - Resim : 2

Efsanelerle yaşayan kent

Her eski şehir gibi Eğirdir de yalnızca tarihiyle yaşamıyor. Efsaneleriyle de nefes alıyor. Kimi anlatıya göre şehrin adı, imkânsız bir aşkın peşinden "eğrilen" yolların hatırasını taşıyor.

Bir başka rivayette ise Hızır Aleyhisselam dilenci kılığında şehre geliyor; yalnızca yoksul bir kadının uzattığı ekmeği kabul ediyor. Ardından kadına arkasına bakmadan dağa doğru yürümesini söylüyor. Kadın dayanamayıp geriye baktığında taş kesiliyor; şehrin bulunduğu ova ise sular altında kalarak bugünkü gölü oluşturuyor.

Efsanelerin doğruluğunu sorgulamak gerekmiyor. Çünkü onlar şehirlerin tarihinden çok ruhunu anlatıyor.

Hafızamda kalan Eğirdir

Evliya Çelebi'nin "cihan bağlarının bülbülü" diye söz ettiği bu güzel ilçe, benim hafızamda da yalnızca bir gezi durağı olarak kalmadı. Yanımda birkaç fotoğraf götürdüm. Biraz göl rüzgârı... Biraz taş kokusu... Biraz kekik... Biraz da yüzyıllardır anlatılan efsaneler...

Ve bir kez daha farkına vardım ki bazı yerler bavula sığmıyor. İnsan onları ancak hafızasında taşıyabiliyor.