Mustafapaşa artık yalnızca gezilen değil, okunan bir yer
Kapadokya Gastronomi Festivali’nin en etkileyici taraflarından biri, gastronomiyi yalnızca tat üzerinden değil; taş hafıza, mimari ve kültürel hikâyeler üzerinden kurmasıydı.

Öğleden sonra festivalin ritmi Mustafapaşa’nın sokaklarına yayıldı. Festivalin en etkileyici yanlarından biri, gastronomiyi yalnızca tat üzerinden değil, hikâye üzerinden kurmasıydı. Rehber eşliğinde yapılan Mustafapaşa Lezzet Rotası boyunca taş konakların, eski yapıların ve meydanların önüne yerleştirilen QR kodları telefonlarımızla okuttukça bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyordu. Kapadokya Üniversitesi ile Mustafapaşa Belediyesi’nin birlikte geliştirdiği bu çalışma sayesinde yapıların tarihçeleri, eski fotoğrafları, mimari özellikleri ve geçmiş hikâyeleri ziyaretçilere aktarılıyor. Bir gastronomi festivalinin aynı zamanda açık hava kültür arşivine dönüşmesi Türkiye’de çok sık karşılaştığımız bir yaklaşım değil. İşte tam da bu yüzden Mustafapaşa’da dolaşırken insan yalnızca yemek tatmıyor; bir coğrafyanın nasıl oluştuğunu da anlamaya başlıyor.
Sinasos’tan bugüne
Taş konakların gölgeleri arasında yürürken, mübadelenin izlerini taşıyan eski sokaklarda insan sık sık geçmişle bugün arasında gidip geliyor. Çünkü Mustafapaşa yalnızca korunmuş bir mimari doku değil; aynı zamanda yaşayan bir hafıza alanı.
Eski adıyla Sinasos olan bu yerleşimde taşların bile anlatacak hikâyeleri var sanki. Kapı tokmakları, kemerli avlular, yıpranmış duvarlar, eski çeşmeler, odalardaki duvar resimleri… İnsan bazen yalnızca yürümüyor, geçmişin içinden geçiyormuş hissine kapılıyor. Festivalin meydanlara, avlulara ve sokaklara yayılması da bu yüzden çok anlamlıydı. Çünkü burada gastronomi kapalı salonlarda değil, hayatın tam ortasında kuruluyordu.
Mustafapaşa’nın dronla çekilmiş bir görüntüsü…
Medresenin avlusunda konuşulanlar
Festivalin ikinci günü tarihi Mehmet Şakir Paşa Medresesi’nin avlusunda gerçekleştirilen paneller de bu düşünceyi daha da derinleştirdi.
“Kültürlerin Kesişiminde Kapadokya Gastronomisi” başlıklı panelde konuşulanlar, mutfağın aslında ne kadar büyük bir kültürel arşiv olduğunu yeniden gösteriyordu. Göçler, mübadeleler, komşuluk ilişkileri, tarım politikaları, bağcılık geleneği… Hepsi dönüp dolaşıp sofrada buluşuyordu.
Medresenin taş avlusunda konuşulan her şey, sanki mekânın hafızasıyla birleşiyordu. Çünkü Kapadokya’da mutfak yalnızca mutfak değil; tarih, göç, iklim ve insan emeğinin ortak dili.
Bir tarif bazen bir halk hafızasıdır
Ardından gerçekleştirilen “Keşkek” kitabı lansmanı ise özellikle dikkat çekiciydi. Çünkü burada yalnızca bir yemek kitabı tanıtılmıyordu. Aslında sözlü kültürün kayda geçirilmesi konuşuluyordu.
Bir tarifin unutulmasının bazen bir halk hafızasının kaybı anlamına geldiğini yeniden düşündüm o an. Bazı şehirler insanı doyurur, bazıları düşündürür. Mustafapaşa ise insanın hafızasında yaşamaya devam ediyor.
