Ne sihirdir ne keramet…

Ahmet Kasım HAN KAVANOZUN DİBİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya ziyareti sonrasında Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin açıklamasının ardından başlayan tartışma Türkiye’nin gündem oburluğu içerisinde yitmiş görünüyor. Ancak açıklama yitti de yitip gitti mi orası şüpheli. Doğrusu dostlar, bu konuya bir “şimdilik” kaydı düşülmesi gerektiğini ve başka bir zemin, zaman ve zarf içerisinde de olsa, mazrufun (içerik) tekrar gündeme geleceğini düşünenlerdenim. 

Malum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuyu gündeme getirirken dile getirdiği itirazın odağında, Cumhurbaşkanı seçiminde salt çoğunluk zarureti, kamuoyunda bilinen haliyle “% 50+1 kuralı”, vardı. Erdoğan, bu kuralın “partileri yanlış yollara sevk etmesi” gibi, okurken belki kolay, ancak derinine düşünüldüğünde oldukça önemli; derinliği, karşılığı yüksek bir eleştiride bulundu. Üstelik bu itirazı dile getiren siyasetçinin halkın doğrudan, literatürde tek dereceli tabir edilen şekilde, Cumhurbaşkanını seçtiği üç (2014, 2018 ve 2023); 2017 Anayasa referandumunun ardından Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi çerçevesinde yapılan iki (2018, 2023) seçimin tamamını kazanan aday olması olaya başka bir ağırlık katıyor. Burada sorgulanması gereken kritik meseleler, sorulması gereken yakıcı sorular olduğu açık.

Doğal olarak ilk sorulması gereken soru, söz konusu “yanlış yollar”ın ne olduğu olmalı. Bu sorunun cevabını, Erdoğan’ın açıklamasından, kısmen ancak doyurucu biçimde, çıkarsamak mümkün. Aynı açıklamada yer alan: “Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Yok altılı, yok on altılı masa…” ifadesi bu noktada bize bir fikir veriyor. Açık ki burada kastedilen ittifak dinamikleri, mekanizmaları, pazarlıkları sonucunda ortaya çıkan siyasi sonuçlar. Bir kere meselenin adını doğru koymak lazım; koalisyonlara son vereceği iddia edilen bu sistem ittifakları zaruri kılarak tersten aynı sonuca ulaştı. Koalisyon seçimden sonra yapılan pazarlıklarla, ittifak ise seçimden önceki pazarlıklarla kurulur. Dolayısıyla bu ifade 2017 referandum kampanyası esnasında, parlamenter sistemin koalisyonlara, koalisyon hükümetlerininse istikrarsızlığa yol açtığına dair iktidar bloğu tarafından dile getirilen tezin bir uzantısı olarak kabul edilebilir. Öyle tartışılabilir.

Bilenler hatırlayacaktır.

O dönemde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi millete, memleketin her derdine deva olacak sihirli bir formül olarak; ülkeyi “enflasyondan, devalüasyondan, …manipülasyonlardan” kurtaracak reçete olarak sunulmuştu. Bugün geldiğimiz noktada netice pek de oralarda değil.

Esasen bunun hesabı öyle zor da değil.

Enflasyon (TÜFE) 2017’de %11,92 seviyesindeydi. Merkez Bankası’nın 2023 sonu enflasyon beklentisi, yeni Orta Vadeli Program ile uyumlu şekilde, % 65. Yine 2017 sonunda ABD doları 3.79; avro 4.5 Türk lirasıydı. Bugün dolar 28.9, avro ise 31.4 civarı. Devalüasyon, dolar için % 669, avro için %597. Bu arada Merkez Bankası’nın SWAP hariç net rezervi – 56,7 milyar dolar; 2017’yi 47,1 milyar dolarla kapayan cari açık bu sene Eylül itibariyle 51,7 milyar dolar; yine 2017’de 76,7 milyar dolar olan dış ticaret açığı 2022’de 110,2 milyar dolardı. Bu sene sadece Ocak – Ekim arasındaysa 93,9 milyar dolar. Bir de tabii Kur Korumalı Mevduat (KKM) var. Genel olarak Türk lirasından KKM’ye dönmüş olanlar bazında bu hesaplarda bir kısım çözülmeden söz edilebilse de, ekonomide gerçek bir “liralaşma”nın henüz yaşanmadığı söylenebilir. Faiz sene başından bu yana basit hesapla, %9’dan %40’a, yaklaşık 4,5 kat artarken, KKM’de çözülme beşte birden az. (Eksik kalmasın parantezi: Meraklananlar için söyleyeyim 2017’de faiz de %8’di.) Tam da Merkez Bankası; “parasal sıkılaştırma hızı yavaşlatılacak ve sıkılaştırma adımları kısa bir zaman diliminde tamamlanacak” diyerek faiz artışında sona yaklaşıldığı mesajını verirken bu beşte bir oranı herhalde tatminkar olmasa gerek! Bu “son”un neticesinde KKM ve yabancı para mevduat hala yerlerinde duruyorsa ne yapılacağının ipuçları da yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Ne dedi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek? “Liralaşma politikasını desteklemek amacıyla önümüzdeki dönemde vergi ve teşvik”le “sürece katkı sağlayacaklar”mış. Ama “Şu an için bir ihtiyaç gözükmüyor”muş. Peki “o öbür an” ne zaman gelir diyorsanız, bu da sır değil; elbette yerel seçimlerden sonra!

Tüm bu verilerin manipülasyonlara karşı daha dayanıklı bir ekonomiye işaret ettiği iddiası sayı saymayı bilenler açısından oldukça şüpheli.

Neticede öyle görünüyor ki iş ekonomiyi ilgilendirdiği kadarıyla bizim sihirli ve afili formülün büyüsü ve havası kaçmış durumda.

Ancak “%50+1” etrafında başlayan tartışma bu yukarıda yazdıklarımın çok ötesinde bir siyasi ahvâli (hali) ve âfâk-ı âlemi (alemin ufuklarını) işaret ediyor.  Bunu da müsaadenizle bir sonraki yazıya konu edelim.

Tüm yazılarını göster