Deprem zor bir seneyi daha da zorlaştırdı

Tuğrul BELLİ GÜNDEM

Zaten depremden önce girmiş olduğumuz ekonomik bir darboğaz vardı. İktidar son 10 yılda ekonomide gerek konjonktürel gerekse döngüsel her türlü yavaşlamaya her seferinde daha çok parasal gevşeme ve daha çok kredi genişlemesi ile karşılık vermeye çalıştı.

Bu genişlemeler bazen ticari krediler ağırlıklı, bazen tüketici kredileri ağırlıklı, bazen de ikisi birden şeklinde oldu. (Bu amaç için öne sürülenler de hep kamu bankalarıydı. Öyle ki, 10 sene içerisinde kamu bankalarının kredilerden aldığı pay yüzde 20’lerden yüzde 40’lara yaklaştı.) Ancak bu suni genişlemeler içten içe enflasyonu da ateşlendirmeye başladı. Öyle ki Ekim 2018 itibarıyle enflasyon yüzde 25’i aşmıştı. Sonrasında bir miktar sıkılaştırma ile enflasyon geri çekilse bile pandemiden hemen önce enflasyon zaten yüzde 12.4 ile 2006-16 ortalaması olan yüzde 8.1’in üzerinde seyrediyordu.

Pandemi dönemi ise tüm dünyada emtia fiyatlarının hızlı bir şekilde düştüğü ve bazı ekonomilerin kısa süreli de olsa eksi enflasyon bile yaşadığı bir dönem oldu. Bizde ise enflasyon o dönemde hemen hemen hiç gerilemediği gibi, pandemiden çıkışla birlikte yeniden yükselişe geçen emtia fiyatları sayesinde 2021 Kasım’ında yüzde 20’nin üzerine çıkmıştı bile. Enflasyon dinamikleri böyle iken gene ekonomiyi suni bir canlandırma çabasıyla yapılan vahşi politika faizi indirimleri sonucu hem kurlar hem de enflasyon patladı. Üstüne üstlük, savaş da emtia fiyatlarını yukarı çekince enflasyonla birlikte dış denge de bozuldu.  

Büyük afetten hemen önce Ocak ayı itibarıyle TÜFE yüzde 58’e çıkmış durumdaydı. Üstelik ÜFE de aylık yüzde 4.15’lik artışla “ben buradayım” diyordu. Şimdi, maalesef deprem önce acil ihtiyaç maddeleri ve gıda, sonrasında ise inşaai malzemeler üzerinden enflasyona ek bir etki yapacaktır. Salt dünya emtia fiyatlarındaki artıştan değil, yukarıda özet geçtiğim canlandırma paketleri neticesinde cari açığımız da sürdürülemez boyutlara doğru hareket etmekte.

Aralık’ta açık 5.9 milyar dolar ve 2022’nin tamamında 49 milyar dolar oldu. Üstelik tüm bu kredi genişleme çabalarına ve rekor eksi reel faizlere rağmen 4. çeyrekteki büyüme oranı beklentisi yüzde 1 civarlarında. Yeni seneye ilişkin veriler de pek iyi gelmemişti. Geçen sene ortasından beri süre gelen kapasite kullanım oranlarındaki gerileme Ocak ve Şubat aylarında da devam etmekte. Böyle milli afetlerden sonra tüketici güveninin düşmesi ve insanların harcamalarını kısması da beklenen doğal bir gelişme. (99 depreminden sonraki 2 çeyrekte milli hasıla büyüme oranı -4.0 ve -1.2 olmuştu.) 

 Son olarak da, dış ticaret açısından baktığımızda da işlerin çok iyi gitmediğini söyleyebiliriz. Ocak ayında ithalatımız yüzde 20 artarken, ihracat artışımız bunun yarısı kadar bile olmadı. Dış ticaret açığı ise 14.4 milyar dolar ile çok yüksek boyutlarda.

Deprem ihracatımızı da menfi yönde etkileyecektir. Geçen sene bölgeden ihracat 20 milyar dolar civarındaydı. Bu sene bu miktar önemli ölçüde azalacaktır. Ayrıca İskenderun limanının diğer bölge illerine de hizmet verdiğini hatırlarsak, bir süre limanın tam kapasite çalışamaması da dış ticaretimizi etkileyecektir. 

Görüldüğü üzere an itibarıyle ülkede sorun teşkil etmeyen bir ekonomik olgu neredeyse yok. Kabul edelim ki, bunların bir kısmı (pandemi, savaş, deprem) bizim kontrolümüz dışındaki nedenlerden kaynaklandı. Ancak durumu daha da ağırlaştıran ise bu krizler öncesi ve sırasında da akılcı ve ihtiyatlı bir ekonomi yönetimi gösterememiş olmamız.

Maalesef üzerinde çok konuşup çizmemize ve mütemadiyen deprem yaşayan ve yaşayacak olan bir coğrafyada yaşamamıza rağmen deprem konusunda hâlâ ne kadar bilinçsiz isek, benzer bir şekilde güveneceğimiz hiçbir doğal kaynağımız veya milli servetimiz olmamasına rağmen ekonomik kalkınma konusunda da o kadar bilinçsiziz. Depremden korunmak için de, kalkınabilmek için de mutlaka akıl ve bilime dayalı, uzun vadeye odaklı ve rantsal güdülerden uzak politikalar izlememiz gerekirken, sığ ve kolaycılığa kaçan yaklaşımlardan bir türlü kurtulamıyoruz.

Tüm yazılarını göster