Marx ve “ilk birikim” – Üçüncü ve son bölüm

Gündüz FINDIKÇIOĞLU
Gündüz FINDIKÇIOĞLU GLOKAL BAKIŞ

Enclosures Marx’ın “ilk birikim” tezinin köşe taşıdır çünkü tetikleyici neden olarak görülmektedir. Bugünkü son bölümde konuya daha teknik yaklaşmayı deneyelim. Armstrong (1982) “enclosures bir sınıfsal soygundur” yaklaşımının bir aşırı basitleştirme olduğunu, çok daha geniş bakmak gereken tarihi gelişmelerin sonuçlarını sadece veya esas itibariyle çitlemelerde aramamak gerektiğini düşünüyor. Enclosures, open fields sisteminin tersiydi. Açık sistem veya “commons” etkinlikten uzak mıydı? Bu yüzden mi kapandı veya çitlendi? McCloskey (1989) bu tezi özetliyor: (a) Açık sistemin kökeni neden bu kadar uzun süre var olduğundan daha az önemlidir. (b) Mülkiyet hakları sistemlerin maliyetlerini ve çözülüşlerini açıklar. (c) Önemli yararları sigorta vazifesi görmeleriydi. (d) Stok maliyetlerinin yüksek oluşu alternatif sigorta arayışlarına ket vurdu. (e) 15. ve 16. yüzyıllarda stok maliyetleri düşmeye başlayınca open fields verimsiz hale geldi. (f) İşlem maliyetleri açık alanların derhal çitlenmelerine engel oldu ve enclosure hareketi zamana yayıldı. (7) Enclosures sınıfsal bir soygun değildi.

“Scattering of open fields” etkinlik-altı mıydı? Açık alanların (tarlaların) ki yarı ortak (semi-commons) sayılıyorlar ayrı ayrı ekilen –ama mahsulün ortak toplandığı- saçılmış/dağıtılmış şeritlerden oluşması etkin olmayan bir sistem miydi? McCloskey 14. yüzyıla ait doğrudan tarımsal verimlilik istatistiği olmadığı için çitlenen arazilerin kiralarındaki artışa bakmak gerektiğini düşünüyor. Kiranın optimal belirlendiğini var sayarsak kiradaki iki misline varan yükseliş verimlilikte ciddi bir artışa işaret ediyor. Marx’ın da bahsettiği Arthur Young ise 1760-1780 arasında 231 çiftliğe bakarak çitlenen arazide kiranın iki kat artmadığını bildiriyor. McCloskey Rutland 1808 istatistikleriyle ve vergileri de hesaba katarak tam ekonomik rantı bulmak için yaptığı çalışmada sadece %19’luk bir kira artışı buluyor. Bu bir verimlilik bilmecesine yol açıyor çünkü önceki veriler zamanla iki katına varan artışlar gösteriyordu. Bir “self-selection bias” mi söz konusu? Bu noktada önemli bir tez Robert C. Allen (1982)’den geldi: Çitleme sonrası rant artar çünkü verimlilik artar ve toprağın değeri yükselir veya rant artar çünkü açık arazi iken kiralar toprağın değerinden aşağıdadır ve enclosures, ki toprağı piyasaya dahil eder, dengesizliği ortadan kaldıracak şekilde rantı yükseltir. Yani enclosures öncesi kiralar dengenin altında seyretmektedir (Allen tezi). Buna “out-of-equilibrium bias” diyoruz. Bu mümkün müdür? Toprak bu kadar uzun süre denge-altı fiyatlanabilir mi?

Bu noktada başka bir sorun beliriyor: Enclosures 14. yüzyılda da vardı. Açık tarlalar 14. yüzyılda daha verimli idiyse başlangıçtaki çitlemeler çok daha maliyetli ve düşük getirili olmalıdır. 18. yüzyıl çitlemeleri ise çok daha fazla kazanç sağlamış olmalı. Gerçek neden çitlenen toprakların daha verimli hale gelmesiyse ve yüzyılda iki katına varan kira artışlarının 14. yüzyılda %15 toplam verimlilik farkını ima ettiği hesaplanıyorsa, 14. yüzyıl çitlemeleri en az %15 kira artışı getirmiş olmalı. Gregory Clark (1988) çok önemli bir bulguyla 14. yüzyılda açık arazilerin dışındaki bir enclosure durumunda kiranın %128 daha yüksek olduğunu (Wilthshire verisi) buldu. Açık sistem beraberinde hasat sonrası açık arazilerde otlatma hakkı verdiği için çitlenen tarlaların dezavantajı vardı. Açık sistemin ek avantajı için ödenen fark kayıtlara geçmediği için kira düşük olmalıydı; yani aslında fark daha azdı. Sonuçta mantıken 14. yüzyılda çitlenen araziler verimliliği daha yüksek araziler olmalıdır.

Verimlilik dışı faktörler de var: Sınıf mücadelesi, yan anlaşmalar, tercihler vb. Açık sistem ekonomi dışı nedenlerden de tercih edilmiş olabilir. Ancak ekonomi içi bakınca açık araziler yalnızca telafi edilmiş talep (compensated demand; Hicksian demand) anlamında tercih edilebilirdi. Faydayı maksimize etmek yerine sabit bir fayda elde etmek için harcamayı minimize etmek, fiyat hareketlerinin etkisinden kaçınmak, yani riskten kaçınmak anlamına geliyor. Genelde verimlilik düşüktü ve etkinlik-altı olma durumu vardı çünkü açık araziler adı üzerinde açıktı ve hayvanlar da insanlar da geçebiliyordu. Komşular arasında bu nedenle çıkan çatışmalar kayıtlarda var. Böyleyse verimsizlik zamanla belirginleşmiş olmalı çünkü (a) teknik ilerleme oldu (b) riskler azaldıkça açık arazi sistemini sürdürmek giderek dezavantajlı hale geldi. Şu da var: Açık araziyi ihlal etme cezalarını da kiraların hareketiyle beraber ele almak lazım. Ancak cezaların sosyal maliyeti göstermeyecek kadar küçük olması gerektiği açık; yoksa ceza toplanamaz çünkü suç işlenmez. Zaten toplanan cezalar kiralara oranla çok küçük (%1) ve iktisatçı için bu da bir sorun.

Belki de riskten kaçınma tercihine bakmak gerekiyor. İklimden kaynaklanan riskte hem makro hem de mikro iklim değişiklikleri önemli. Makro açıdan 1200 sonrası Newfounland’i değersizleştiren soğuk dalgası genelde 16-19. Yüzyıllar arası bir Küçük Buz Çağı deyiminin kullanılmasına kadar uzanıyor fakat asıl önemli olan deniz iklimi –daha ılıman- ve kara ikliminin dönerek değişmesi. 18. yüzyılın ilk yarısında ve 1840 sonrasında –İngiliz tekstilinin iki altın dönemi- iklim ılımandı. Risk ise sadece beklenen getiri değişikliklerine değil, dağılımın ikinci momentine, varyansa da dayalı. Böylece iktisadi tarihle modern ekonomi kuramı iç içe girmeye başlıyor. Marx’ın bu şekilde bakması pek mümkün olamazdı. Ancak örneğin Carl Dahlman, Donald (Deirdre) McCloskey, Stefano Fenoaltea, Robert Townsend farklı bakabilirlerdi ve biz de bakabiliriz. Bir ekonomist için Townsend’in ampirik olarak eski kuşağın verilerine dayalı ama teorik olarak net açıklaması [Robert M. Townsend (1993), The Medieval Village Economy: A Study of the Pareto Mapping in General Equilibrium Models, Princeton University Press] tarihsel olarak tam doğru olsaydı meseleyi çözebilirdi. Tam çözmüyor çünkü açık sistem de tek tip değildi ve yüzyıllar içinde deneme-yanılmayla değişim geçirdi. Hasadın aşırı dalgalandığı, köylüler ve lordlar arasında tahıl (tohumluk) borçlanmasının olmadığı, zaman ve mekândaki küçük oynamalarla büyük kıtlıkların yaşanabildiği bir tarım imgesi muhtemelen 9-10. Yüzyıllara daha çok uyuyor. Yine de çitleme konusunda riskin rolü pek çok ülkede ve dönemde rastlanan mülkiyet haklarından daha önemli görünüyor. 

Çiftlik dışında istihdam olanaklarının artmasıyla köylülerin riskten korunma şanslarının artacağı düşünülebilir. Piyasalar ne kadar tamsa, işgücü piyasası ne kadar derin veya toprak piyasası ne kadar akışkan ise riskten korunmak o kadar kolay olur çünkü korunmak için reel veya nominal varlıkların sayısının artması lazım. Tahıl stoklamak pahalıydı ama tahıl fiyatlarının düşmesiyle beraber 17. yüzyılda fiyat artışı yüzyılın başında yıllık %18’den yüzyıl sonunda %12’ye düşmüştü. Faiz oranlarıysa 14. ve 15. yüzyıllarda %10’dan 16. yüzyılda %5,5 civarına geriledi. Buğday için bakıldığında 13. ve 14. yüzyıllarda faiz oranı %25 iken 16. yüzyılda %13’e düşüyor: Clark ve McCloskey/Nash hesaplamaları böyle. Clark’ın hesapladığı faiz oranı rant/arazinin fiyatı makasından elde edildiği için daha temel nitelikte sayılmalıdır: Yani daha düşük çünkü daha riskli olan varlık buğday. Ürünü stoklarsanız faiz elde edersiniz ama seneye daha düşük bir buğday fiyatıyla karşılaşma riskiniz var.

Ortaçağ’da insanlar riskten daha fazla mı çekiniyorlardı? Asıl hikâye bu muydu? Toprak ve riskli varlık olan buğday üzerinden 800 yıllık verilerin hesaplamasına kalkışılınca Erken Modern dönemde riskli varlığın getirisinin 15%’ten %7,5’a düştüğü görülüyor. Risk primi neden düşüyor –ki bunun sanayi devrimini hazırlayan bir koşul olduğu biliniyor? Risk azaldığı için mi yoksa riske karşı bakış değiştiği için mi? Öneriler şunlar olabilir: (a) Stok maliyeti azaldı. (b) Faizler genelde düştü –ki bu son birkaç yılın çalışmalarıyla da doğrulanıyor. (c) Özel mülkiyete el konulma riski azaldı ve insanlar daha fazla enclosure/stok riski aldılar.

McCloskey (2007, Bourgeois Dignity) ve Gerschenkron (1957, Reflections on the Concept of “Prerequisites” of Modern Industrialization) ile bitireyim. Demiryolu çağı öncesi, yani ilk sanayi devrimi döneminde yatırılmış sermaye küçüktü. En sermaye-yoğun tekstil fabrikalarında bile sabit sermaye yüzde 20-25’i geçmiyordu. Bu yatırımlar için gerekli fonlar da küçüktü ve kapitalizm öncesi birikmiş “ilk sermayeden” gelmiyorlardı. Küçük borçlar, küçük krediler yeterli oluyordu. McCloskey’nin Gerschenkron’dan alıntı yaparak ifade ettiği gibi, yüzyıllar süren yavaş birikimin sonunda günün birinde bu fonların sanayi devrimine yatırılmasına karar verilmiş değildi. Gerschenkron sermayenin neden birikirken yatırılmayıp bu kadar uzun süre bekletilmesi gerektiğini anlamadığını ekler. Esasen bu kadar uzun sürede sermaye birikmez; sermaye değerinden kaybeder. Fiziki sermaye amortismana tabidir. Beşeri sermaye zaten eskir çünkü bilgi/bilim ilerler. Yağmalanan paranın da yatırılmadan beklemesi düşünülemez. 18. Yüzyıl öncesi faizler yüksekti ve bu durumda yatırılmayan birikimin/yağmanın zamanını birikerek değil reel olarak eksilerek beklediğini kabul etmek gerekiyor. Sanayi devriminin ön koşulları, örneğin Robert C. Allen’in iddiası doğruysa, yüksek ücretler, düşen navlun fiyatları ve düşen faizler oluyor; “ilk birikim” olmuyor.  

Çitleme konusu da net değil. Değil çünkü 16. Yüzyıl çitlemelerinin ölçüm sorunu var ve ölçülebildiği kadarıyla ekonomik önemi az. 18. Yüzyıl sonrası daha iyi ölçülen ve ekonomik büyüklüğü artan çitlemelerin de sanayi devrimiyle ilgisi zayıf çünkü İngiltere’nin güneyinde ve doğusunda gerçekleşmişlerdi ve bu bölgelerde sanayi devrimi yoktu. Keza çitleme sonrası açığa çıkan fazla tarımsal işgücünün kentlerdeki sanayi proletaryasını oluşturması gibi bir durum da yoktu. Bir katkısı vardı ama çitlemeyle gelenler sanayi işçilerinin küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Ücretlerin düzenlenmesinin 16. Yüzyılda sanayi proletaryasının oluşumuna yol açtığı tezi de İngiltere’de ücretlerin 13. Yüzyıldan beri düzenlendiği açığa çıkıp 700 senelik ücret zaman serileri oluşturulunca önemini yitirdi. Finansal zenginlikle sanayiden gelen reel servetin karıştırılmasından kaynaklanan meselelere yukarıda değindim. Bunlar kanımca Marx’ın “ilk birikim” anlatısındaki en zayıf tezler: Yağmalandı, sömürüldü, birikti ve 200-300 sene amortize olmadan yatırılmayı bekledi demek ikna edici değil. “İlk birikim”/”ilk günah” benzetmesi ilk bakışta cazip ama teolojik bir çağrışımdan ibaret görünüyor. Kapitalist üretimin başlaması için neden öncesinde devasa fonların birikmesi gerektiği de belli değil. Esasen böyle olmamış, kervan yolda düzülmüş gibi.    

Gerschenkron, Marx’ın anlatısında ikna edici olanın şu olabileceğini yazar: Pek çok gecikmiş sanayi devrimi birden bire ve büyük fonlar yatırılarak ortaya çıkmıştır. Genellikle başarısız olmuşlar veya başarıları kalıcı olmamıştır diye eklemek lazım. Ancak burada bu tip geç kapitalizm/reel sosyalizm/geç sanayi devrimi örneklerinin bilinçli olarak devlet eliyle yaratıldığını söylemeliyiz. 20. Yüzyılda “geç kaldık, hızla sanayileşelim” diyerek büyük yatırımlar yapmanın 16. Yüzyıl veya 18. Yüzyıl İngiltere’siyle alakası yoktur. Kapitalizmin şafağı adeta plan yapar gibi “sermaye iyice biriksin, haydi şimdi yatırım yapalım” kurgusuyla anlatılamaz. En iyisi 19. Yüzyılın ilk yarısından kalan, hem Owen hem Proudhon’vari, Adam Smith’in çok kısa döneme ilişkin “önceki (bir dönem önceki) sermaye” kavramını (previous accumulation) tarihsel olarak devasa bir senaryoya dönüştüren (primitive accumulation) bu anlatıya temkinli yaklaşmaktır.      

 

 

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Siyasi mitler 23 Nisan 2024
Rerum Novarum 16 Nisan 2024
Cumhuriyetçilik 02 Nisan 2024
Fayda ve emek-değer 26 Mart 2024