Türksoylu devletlerin dayanışması kolay değil!

İlter TURAN
İlter TURAN SİYASET PENCERESİ

Bayram tatilinin dokuz gün olması, İstanbul’un boşalmasına yol açtı. Son yıllarda bayram tatillerini uzatmak moda oldu. Bu konuda turizm yatırımcılarının hükümete yoğun telkinde bulunduğunu tahmin etmek zor değildir. Tabii, turizmi koruyalım derken diğer sektörleri de tatile çıkardığımız unutulmamalıdır. Çoğu üretim biriminin zaten düşük kapasiteyle çalıştığı durumlarda bunun önemi olmayabilir ama kapasiteye yakın çalışıldığı durumlarda turizmi koruyalım derken ekonominin diğer sektörlerini kayıplara maruz bırakabiliriz. Buna karşılık, milleti dokuz gün tatile alıştırınca, vazgeçirmek pek kolay olmuyor.

Bayramın uzun olmasının bir sonucu daha var.   Fark etmişsinizdir, artık aileleri bir araya getiren toplumsal faaliyetimiz kalmadı. İnsanların ülkenin muhtelif yerlerine savrulduğu, aynı kentte yaşayanların bile birbirinden çok uzak yerlerde oturduğu, çoğu kişinin işyeri ile ev arasında gidip gelmek ve hafta sonu dinlenmek nedeniyle büyükleri dahil başkalarını aramaya imkan bulamadığı bir dünyada, aileyi bir araya getirecek, aile bağlarını güçlendirecek vesilelere ihtiyaç var. Ailelerine düşkün değildir diye beğenmediğimiz Amerikalı ve Avrupalı aileler, Noel’de bir araya geliyorlar. Amerikalılar Şükran Gününü de aynı biçimde kutlarlar.  Hükümetimiz bir aile günü ilan etsin, Cuma ile hafta sonunu birleştirsin. Ailelerin bir araya gelmesini teşvik edecek önlemler alsın. Geleneksel bayramların bu işi üstlenemeyeceği belli.

Böylece bayrama dönük ukalalığımı yaptıktan sonra itiraf edeyim ki, bayramda ben de seyahate çıktım. Bildiğiniz gibi bu sütunda dış siyasete ilişkin yazılar yazıyorum. Dış bir ülkeye gittim. Böylece dış siyasete dönme fırsatı da ortaya çıkmış oluyor.  Bir dost grubuyla Özbekistan’a seyahat ettik. Bildiğiniz gibi, hükümetimiz Orta Asya ve Kafkaslarda Türk kökenli cumhuriyetlerle birlikteliğimizi güçlendirmek için girişimlere bulunuyor, çabalar gösteriyor. Tarihte yoğun bağlarımız olan insanlarla bağları yeniden tesis etmemiz olumlu bir gelişme.  Sokaktaki insanlarla yol sormak, alış-veriş yapmak ve benzeri amaçlarla, biraz zor da olsa iletişim kurmak, insanın hoşuna gidiyor. Çoğu ülke gibi Özbekistan da Latin alfabesine geçtiği için yazılanları okuyabiliyorsunuz. Eğer eski dile biraz vakıfsanız, yazılanların çoğunu anlamanız dahi mümkün. Gezdiğiniz yerlerde rehberlerin açıklamaları, ilk ve orta öğrenim döneminde sözü edilen yerleri görmeniz, adı geçen kişilerin yaşadığı ortamı tanımanız heyecanlandırıyor.

Bu benzerlikler, Rusya’nın bölgedeki önemi ve ağırlığını gözden kaçırmanıza vesile olmamalıdır. Örneğin, ileri gelen ailelerin çoğu, Rusçaya bihakkın vakıf olmaları için çocuklarını Rusça eğitim veren ilkokullara gönderiyormuş. Tabii, Rusça öğretim, kişinin öğreniminin daha sonraki aşamalarında da yerini koruyor. Anlatıldığına göre, toplumun en üst düzeyini oluşturan zümreler kendi aralarında da daha ziyade Rusça konuşmaya devam ediyorlarmış. Bu tür yetişmenin tabii sonucu olarak Rusya ile güçlü bağlar devam ediyor. Pek başarılı olacağını sanmam ama Sovyet döneminden kalan bir kuşak Kiril alfabesine geri dönmeyi dahi istiyormuş.

Rusya ile yakın kültürel bağların varlığı sürse de, Özbekler bir ulusal kimlik inşa etme gayreti güdüyorlar. Ancak bu konuda bazı güçlükler var. Birini zaten ifade ettim. Yönetici sınıfın Rus kültürü ile bağları güçlü. İkinci güçlük ülkeye Stalin’in hediyesi. Sovyetler Birliği ilk kurulduğunda Türki cumhuriyetler diye bir kavram yoktu. Zaman içinde muhtelif emirliklerin egemen olduğu, sonra Çarlık Rusyası tarafından fethedilen Türkistan diye anılan geniş bir alan vardı. Stalin ülkenin diğer kesimlerinde de yaptığı gibi, burada harita çalışmaları yaparak federal cumhuriyetler oluşturdu. Her cumhuriyette birden fazla etnik unsurun yer almasına, bunların bir bölümünün komşu cumhuriyette de yaşamasına uğraştı. Bu halklar arasında zaten tarihi olarak geçimsizlikler vardı. Ruslar, karmaşık etnik yapıda hakem rolünü üstlenerek hakimiyet kurdular.

Taşkent’te Özbekler yaşıyor. Ülkenin muhtelif yerlerinde Özbek lehçeleri konuşanların lehçeleri bazen birbirini anlayamayacak kadar farklı.  Semerkant ve Buhara ahalisi Tacik dili olan Farsça kökenli Dari lisanının konuşuyor. Bu etnik karmaşa içinde ulusal kimlik inşasında hükümetimiz dine biraz fazla başvuranlara arka çıkıyor izlenimini edindim.  Bu yaklaşım Özbekistan ile yakınlaşmamızı zorlaştırır. Her halükarda, laik ülkemiz açısından Türki dayanışmanın birincil zamkı din ve mezhep olmasa gerektir. Evet dostlar, Türki devletlerle dayanışmayı geliştirmek ilk bakışta göründüğü kadar kolay başarılabilecek bir işe benzemiyor.    

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Türkiye ve BRICS 24 Haziran 2024