Aslında her şey vicdanla ilgili

William Shakespeare’in ‘The Taming Of The Shrew/Şirreti Evcilleştirmek’ oyunu, Moda Sahne’de! Dünya Tiyatrolar Günü’nde buluştuğumuz Melis Birkan ile canlandırdığı Katherina karakteri ve dayatılan cinsiyet rollerine dair konuştuk. Birkan, “İnsan hakkı, kavramının tüm insanlar için var olduğunu anladığımız zaman daha adil ve eşit yaşayacağız” diyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Aslında her şey vicdanla ilgili

Merve YEDEKÇİ

Sinema, televizyon ve tiyatro… Bu üçlü arasında içinde olmaktan mutlu olduğunuz, size en çok keyif veren sanat dalı hangisi?

Her biri birbirinden farklı. Ortak noktası ise oyunculuk yapmak. Her birinin ayrı kuralları var. Tabi, tiyatro bunların içinde seyirciden en canlı anlık tepkiyi aldığımız yer. O yüzden de her duruma hep hazır olmak zorundasın. Bazen her akşam aynı oyunu oynamak durumunda oluyorsun. Tiyatro, hatayı çok daha az kaldırabiliyor. O yüzden içinde, sahnede çok daha konsantre olmanız gereken yer tiyatro. Sinema, dizi bunlar çok daha uzun saatlerde olan çok daha farklı disiplinler gerektiren işler. Kesilerek biçilerek en iyi hali seyirci ile buluşturuluyor. Fakat çekilmesi günler, aylar sürüyor. O yüzden, genel olarak oyunculuğu seviyorum diyebilirim. Sınıflandıramıyorum, elimden geldiğince bunu çeşitlendiriyorum. Olabildiğince hayatımın her alanına bu tecrübeyi katmaya çalışıyorum. Hepsi benim için başka bir keyif. Elimden geldiğince de bunu sürdürmek istediğimi biliyorum.

“Şirreti Evcilleştirmek” ile seyirci karşısındasınız. Bu ölümsüz eser, sizin yorumunuzla nasıl farklılaşıyor?

Emine Ayhan’ın yorumuyla yeniden çevrilen, 9 kişilik oyuncu kadrosu olan bir oyun. Oyuna 1,5 ayda hazırlandık. Aslında bundan 100’lerce yıl önce William Shakespeare’in yazmış olduğu ve hala aynı sorun ile karşı karşıya kaldığımız evrensel bir problemi, Katherina’nın maruz kaldığı hayatı anlatıyoruz. Oyunun ismi olan “Şirreti evcilleştirmek”, İngilizceden tam çevirme. O yüzden bu ismi kullanmayı tercih etolabitik. Olduğu gibi. Gerçekten o zamanlarda sesi çıkan fikri olan kendini savunan kadınları ‘evcilleştirmek’ adına konuşamasınlar diye farklı yollar denenmiş. Örneğin; ağız kemerleri ve farklı materyaller kullanılıyormuş. Bunlar zamanla evirildi ve şu an görüntü olarak öyle olmasa da hepimizin bildiği bir problem aslında. Özetlemek gerekirse, kadının kendini ifade etmesiyle ilgili durumu kısıtlamak. Ataerkil bir dünyanın içinde kadının kendi fikrini söylemesinin farklı versiyonunu oyunda görüyoruz. Burada ‘erk’ durum değişmiyor. Biz bu oyunla şiddetin farklı kılıflara bürünmesini anlatıyoruz. Oyunumuzun yönetmeni Kemal Aydoğan, şöyle söylemişti: “Her muhalif -ya da duruma uyum sağlamayan diyelim- insanın içinde bir şirret vardır.”

Katherina’nın içinde bulunduğu durumu nasıl yorumlarsınız?

Oyunun bütününde yarattığım karakterin her sahnesi ayrı dokunaklı ve her sahnesi ayrı trajikomik. Oyunda Katherina kimsenin istemediği, tercih edilmeyen şirret bir kadın model iken kardeşi herkesin istediği uysal kadın. Babası sadece kardeşinin evlenebilmesi için önce ablasının yani Katherina’nın evlenmesini şart koşuyor. Katherina bu erkek egemen dünyanın içinde babanın seçtiği insanla evlendiriliyor. Bu duruma Katherina karşı geliyor. Fikrini, düşüncesini söylüyor, savunuyor. Hikâye burada başlıyor aslında. Tabi Katherina’nın buna karşı gelme şansı olmadığı için kendini bağırarak, agresifleşerek, hırçınlıkla ifade ediyor. William Shakespeare bunu sanırım 600 yıl önce yazdı. Ancak problem hala aynı ve devam ediyor. Oyunun içinde biraz anlatmaya çalıştığımız gerçekten ‘şirret’ diye adlandırdığımızın kim olduğu. Buna hakkı olduğunu düşünen ve bunu dikte eden midir ‘şirret’ olan? Yoksa buna başkaldırıp “Hayır, ben bunu yapmak istemiyorum” şeklinde haklarını savunan mıdır? Seyirciye bunu sorgulatıyoruz. Aslında günümüzde de çok vardır, “Tamam ben bunu toparlarım, ben bunu adam ederim” durumu. Burada da ‘Ben bu şirreti adam ederim’ diyen bir erkeğin, üstünde kurduğu baskı ile neyin nereye gidebileceği üzerinden olaylar gelişiyor. Bu oyun farklı farklı çevrilerek oynanmış… Kiminde bileğini kesmiş, kiminde çarşaf giymiş. Bizde de sonu biraz sürprizli. Bunu da izleyiciye bırakmak istiyorum ve herkesi oyunumuzu izlemeye davet ediyorum.

Katherina’nın durumunu siz yaşıyor olsaydınız günümüzde nasıl tepki verirdiniz?

Sadece bizim toplumumuzda değil tüm dünyada Katherina’lar var. İnsan dışardan bakınca başkasının nasıl yaşadığına, nasıl mücadele ettiğine hayret ediyor. Sanırım başa geldiğinde daha güçlü ve dirençli olunuyor. Katherina’nın düştüğü durumla ilgili çok haklı tepkiler verdiğini hatta o tepkilerde onu da bazen yanlışa sürükleyen, onu doğru tepkiler vermekten sapıtan bir baskıya sahip olduğunu düşünüyorum. Bu da bana çok insancıl geliyor. Ben de bir şekilde kendi derdimi, isteklerimi anlatmak için aşırı ve uç görünürdüm. Ne kadar şirret olabilirdim, onun kadar cesur olabilir miydim bilmiyorum. Uç noktalarda olan ve gerçekten faşizme varan her şeyin bir tarafında değilim. Aslında işin özü ataerkil olmak anaerkil olmak üzerinden de değil. Birbirimize bir şeyleri dayatmakta problem. Oysa problemlerimiz çok rahat çözüme ulaşacak şeyler. Tamamen kişisel hak. Evet, aile bağları çok kıymetli. Bir taraftan da insanlığımızı, haklarımızı kaybetmememiz gerekli. Her şey vicdanla ilgili. İlk eğitim gördüğünüz yer aile. Ailede ne gördüğünüz ne hissettiğiniz, sonra aileden aldığınız vicdan. Vicdanınızı siz geliştiriyorsunuz. Öyle zorlu aile ortamından yetişen pırlanta insanlar var ki… Şimdi bunları da genelleyemeyiz. Hepimiz yara alarak bir yerlere geliyoruz. Biraz bireye bağlı ama bunu yaparken de vicdanı kaybetmeyeceğiz. Kime nasıl davranırsanız davranın vicdan en önde olmalı. Kuşa, toprağa, çiçeğe, her şeye vicdanımızla yaklaşmalıyız. Aslıda oyunda da o vicdana ne kadar yaklaşabiliyoruz, biraz buna değiniyoruz.

Haklarımızı tam anlamıyla bilmiyor muyuz?

Oyunda da her ne kadar kadın, kadınla savaşıyor gibi gözüksede, bu düşünceyi yaratan da bir erkek baskısı aslında. İki kadın birbirleriyle çatışıyor gibi görünse de savaş o savaş değil, savaş kendini var etme savaşı. Tek başına kadınlar veyahut yalnızca erkekler suçludur demek hiç bir zaman doğru terim olmayacak. Fakat her şey ister istemez eşit olmaya geliyor. Eşit olmak hakkımız. Kadınlar daha üstün olmalı ya da erkekler daha üstün olmalı değil. Gerçekten eşit olmaksa talebimiz, bu talebin getirdiği şeyi de bilinçli olarak karşılamalıyız. Belki aynı görüşte olmayan insanların bile birbirini çürüttüğü ve aynı potada eridiği birtakım boş düşüncelerin olduğu bir yere varıyor durum. 'İnsan hakkı' kavramının tüm insanlar için var olduğunu anladığımız zaman daha adil ve eşit yaşıyor olacağız. Biz elimizden geldiği kadar sanat ile seyirciyi bir şeyler düşündürtmeye, farkındalık yaratmaya çağırıyoruz.

Kendinizi topluma karşı sorumlu hissediyor musunuz?

Topluma karşı hepimiz tamamen sorumluyuz. Topluma karşı sorumluluğumuzdan bu oyun oynanıyor. Bu hissiyattan dolayı oyunun finalini aslında “hayır ya böyle de olmak zorunda değil” farkındalığı uyandıracak bir yola götürüyoruz. Sanat da tiyatro da düşündürtmek, farkındalık yaratmak için var. Bu daha önce de çok gündeme geldi. Biz bir eğlence sektörü gibi görünüyoruz. Fakat sanat bambaşka. Bir şeyleri dert ettiğimizi ve o yüzden bu oyunu oynadığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Bence bununla ilgili derdi olan insanlar izlemeye geliyorlar. Bu bile o kadar kıymetli ki.

Seyircilerden nasıl dönüş alıyorsunuz?

Eşit bir yerde durmak isteyen bir kadın topluluğu var, eşit bir yerde olduğunu düşünen bir erkek topluluğu var. Ama bu böyle değil, bunu her zaman okuyoruz görüyoruz. Kadınlar bu konuda artık kızgınlar. Haklarını koruyamamak ve bununla ilgili mücadele edememek onları kırıyor. Gelen seyircilerin de bazı sahnelerde gerçekten çok canının sıkıldığını, erkek egemen durumun onları çok bunalttığını, sahnedeki duruma bakmak istemediklerini, kafalarını çevirdiklerini görebiliyoruz. Spoiler vermek istemiyorum ama oyunun sonunda içi sıkışan ve bu baskıyı kendi üzerinde hisseden bir sürü kadından şunu duyduk, ‘Oh be! Oyunun sonu iyi ki böyle bitmiş’, ‘Sonunu seyretmek için bir daha geleceğim’. Bu tepkide aslında şunu gösteriyor, günümüzde hala bu davranışlara maruz kalan kadınlarımız var. Bireyselliğimize müsaade ediliyor mu? Haklarımızı savunabiliyor muyuz? En önemlisi de kendimizi ifade ettiğimiz taraf sorunumuzu çözüyor mu? Tartışmak bile şu an o kadar kıymetli ki... Aslında tartışmayı da bilmiyoruz, biz bunu da kaybettik. Herkes haklı olma derdinde. Herkes dediğini kendi doğrusunu kabul ettirme çabasında. Hele ki kadının bir fikri olmadığı, olmayacağı düzeninden oluşan diretilen bir durum var. Tamamen haksızlık.

Gelelim kadın olmaya… Sizce başarılı kadın olmak nasıl bir duygu? ‘Her başarılı kadının arkasında bir erkek var’ der misiniz?

Bence kesinlikle var. Her başarılı insanın arkasında bence başarılı ve ona destek olan başka insanlar var. Bu durum aileden başlıyor. Benim için evet, arkamda destekleyen eşim var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Belki ona da sorduğumuzda benim için o da aynı şeyi düşünüyordur. Bu çok güzel bir his ve duygu. Ama bu illa kocanız, sevgiliniz değil, abiniz, babanız ya da anneniz olur. Ben bunların hepsini kendi ailemde yaşayabildiğim için şanslı olduğumu düşünüyorum.

Tüm bunları bir kenara bıraktığımız zaman seramik nasıl gidiyor?

Seramik çok iyi gidiyor. Yaklaşık 7 senedir seramik hayatımda, markamı ise pandemi dönemi kurdum. Benim için hobi olarak başlayıp başka macera ve meslek yolculuğuna dönüştü. Yavaş yavaş ilerliyoruz çünkü üretilen şeyler zamanla insanla buluşunca, siz de bu süreçte geliştikçe şekilleniyor. Kafanıza bir anda koyup yaptığınız olamıyor. O yüzden aslında çok hızlı gitmemekle birlikte istediğim şekilde gidiyor. Doğa ve toprakla bunu yapmak çok keyifli. Bir şey ortaya çıkarmak ve ortaya çıkardığınız ürünün talep edilmesi çok kıymetli. Bu işin bendeki en büyük motivasyonu, özenle yapılması ve talep eden kişinin kendini özel hissetmesi.