Gülsün Bilgehan: Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Kadın Devrimi’ olduğuna inanıyorum

İsmet İnönü’nün torunu, usta gazeteci Metin Toker’in kızı ve İnönü Vakfı Başkan Yardımcısı Gülsün Bilgehan “Türkiye’de en cesur olması gerekenlerin kadınlar olduğunu düşünüyorum, çünkü farkında olsalar da olmasalar da Cumhuriyet kazanımlarından en fazla yararlanan onlar olmuştur” diyor.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Gülsün Bilgehan: Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Kadın Devrimi’ olduğuna inanıyorum

Aslı BARIŞ

Türk siyaset tarihinin en önemli ailelerinden biri olan İnönü’lerin kızı olarak, Cumhuriyetimizin 99. yaşı size ne ifade ediyor, nasıl hisler doğuruyor?

Aklıma ilk gelen Cumhuriyet’in 50. yıldönümü, 29 Ekim 1973. İsmet İnönü CHP Genel Başkanlığını bırakmış, TBMM’de Eski Cumhurbaşkanı olarak Senato’da bulunuyor. Resmi törenlere katıldı, Çankaya Köşkündeki Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün davetine anneannem Mevhibe İnönü ile birlikte beni de götürdü. Bugün hatırladığım ise, o resepsiyondan çok, bir kaç gün sonra birlikte gittiğimiz Anıtkabir ziyareti... İsmet Paşa, torunlarını, beni ve iki kardeşimi alarak bizimle özel bir 50. yıl buluşması yaptı Atatürk’le… İki ay sonra Anıtkabir’de onun karşısında yer alacak ve sonsuza kadar birlikte olacaklardı. Yine o günlerden beni duygulandıran anılar, Çankaya’nın tepesinden el ele gittikçe büyüyen Ankara’ya bakan iki gururlu insan... İsmet İnönü ve Mevhibe İnönü. İnönü’ye Ankara başkent olduğunda ve Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, konuştuğu yabancı devlet adamları, kurulan yeni devletin var olabilmesi için en az 20 yıl gerektiğini söylerlermiş kuşkuyla, işte 50 yıl geçmişti. Şimdi 100 yıl oldu! Onların adına gururlanıyorum.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Benim için kolaylıkla “tam da siyaset kazanının içine doğmuş!” denilebilir. 1957’de doğduğum gün, Babam Metin Toker, başyazarı olduğu Akis dergisindeki bir yazısından dolayı hapisteymiş. Damadını cezaevinde “ şerefli bir mahkumiyet” diye ziyaret eden İsmet İnönü, 15 gün sonra doğan torununa “ Gülsün” adını vermiş, böyle sıkıntılı bir siyasi ortamda dünyaya gelen ilk kız torununun yüzü, diğer küçük kızlar gibi hep gülsün, diye! Bu arada, ben de ona bir isim bulmuştum: “Dedepaşa.” Önce dede, sonra Paşa’ydı İsmet İnönü benim için...Daha sonra doğan kız ve erkek kardeşimle hep Pembe Köşk’te birlikte yaşadık. Okuduğum Çankaya İlkokulu’nda “İnönü’nün Torunu” olarak o kadar ün kazanmıştım ki, bir gün İsmet Paşa okula gelince, kim diye soranlara, bir arkadaşım, İnönü’nün Torunu’nun dedesi’ diye yanıt vermiş! Ben büyüdükçe, onun da yaşı ilerledikçe, Dedepaşamın en yakın yardımcısı oldum. Meclis’te yapacağı konuşmaları bana saat tutturarak okurdu, kendi kol saatini çıkarıp vererek... Yıllar sonra aynı kürsüde konuşurken, koskoca İsmet Paşa’nın Meclis’e olan saygısını hep takdirle hatırladım. Siyasi hayatının en önemli kararlarından biri olan CHP’den istifa mektubunu da bana okutmuştu, gazetecilerle dolu olan Pembe Köşk’ün bahçesinde... Hastalandığı sabah yine birlikte kahvaltı masasındaydık, anneannem’le birlikte yatak odasına gittiler, bir hafta sonra onu kaybettiğimizde, Türkiye Atatürk’ten sonraki en büyük kahramanına, ben Dedepaşama ağlıyordum.

‘Mevhibe–Çankaya’nın Hanımefendisi’ adlı kitabınızda bir vatanın ve bir kadının iç içe giren öyküsünü kaleme almıştınız. Bu eser, hem Cumhuriyet’in adım adım doğuşuna, hem de İsmet-Mevhibe İnönü’nün 60 yıllık aşkına ışık tutuyor. Paşa’nın Mevhibe Hanım ile ilişkisi ve aile yapısına yaklaşımı nasıldı?

Anneannem Mevhibe İnönü’nün hayatını, üçüncü çocuğum Can dünyaya geldikten sonra yazmaya başladım, kızlarım Zeynep ve Ece ‘Nine’lerini tanımışlardı ama oğlum doğduğunda sağlığı bozulmuştu. Mevhibe İnönü çok özel bir insandı, kendinden bahsetmeyi sevmezdi, yaşadığı olağanüstü hayatın bazı bölümlerini sadece kızına, annem Özden Toker’e anlatmıştı, ben anıları Cumhuriyet tarihi içine yerleştirerek “Mevhibe” kitabını yazdım. Bilgi Yayınevi bastı, yıllar boyunca pek çok baskı yaptı, hala da çok okunuyor. Siyasete girdiğimde, en iyi referansım oldu, siyasi karşıtlarımızın çoğu “biz sizi hiç böyle bilmiyorduk” diye hayretlerini belirtiyorlardı. TBMM’de bulunduğum yıllar boyunca Genel Kurul’da en çok alkışı alan İnönü, Mevhibe Hanım’dır.

Bir söyleşinizde okumuştum. Paşa dedeniz Cumhurbaşkanı seçildiğinde, Mevhibe Hanım sevinmek yerine Atatürk’ün ölümüne ağlıyor, yas tutuyormuş. Atatürk’ün evinizde ve ailenizdeki yeri neydi, sizin gözünüzden?

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Kadın Devrimi’ olduğuna inanıyorum. Yaşadığım evde gördüğüm eşitlik, sevgi, saygı, dostluk ve aşka dayalı mükemmel evlilik bunun kanıtlarından biridir. Cumhuriyeti kuranlar, bir toplumun ilerlemesi için kadın erkek eşitliğini şart olarak görüyorlardı. Gelenek, görenek, inancına bağlı kalan genç Mevhibe Hanım, uygarlık mücadelesinde hep eşinin yanı başında olmuştu. Dünya, yeni Türk kadınının çehresini onunla Lozan’da görmüştü. İsmet Paşa, Pembe Köşk’te harf devrimine onun adını yazarak başlamıştı. Ankara’nın ilk sürücü ehliyetine sahip kadını olmuştu, son yıllarına kadar bizi kendi kullandığı araba ile okuldan almayı severdi. Türkiye Yardım Sevenler Derneği’nin kurucularındandı, derneğin amacı; emek karşılığı yardımdı ve özelliği siyaset dışı kalmasıydı. Mevhibe Hanımı’n sayesinde Atatürk de aradığı aile saadetini Pembe Köşk’te bulmuştu. Yıllar boyunca sık sık evin baş konuğu olmuş, İnönü’nün çocuklarına yakınlık göstermiş, hatta vasiyetinde onlara yer vermişti. Atatürk, İnönü için “Velinimet” idi, kaybını duyduğunda Mevhibe Hanım ağlamaktan eşinin Cumhurbaşkanı seçildiğinin farkına varamamıştı. Benim hatırladığım zamanlarda da Pembe Köşk’te sadece Atatürk denilmezdi, adı: “Büyük Atatürk” idi.

Geçen günlerde Bahriye Üçok’un anmasında ondan bahsederek- “İyi ki onun gibi cesur kadınlar vardı. Cesur kadınlar var olmaya devam edecek Türkiye’de…” diyorsunuz. Söyleşimizi bitirirken, Cumhuriyet’in cesur kadınlarına neler söylersiniz?

İsmet İnönü’nün siyasi tarihe geçmiş sözleri vardır. Bunlardan biri: “Önemli olan iktidarda kalmak değil, itibarda kalmaktır”. Diğeri ise, 1931 yılında, aslında şu anda çok gündemde olan basın özgürlüğü üzerine yaptığı bir konuşmadır: “Bir memlekette eğer namuslular da namussuzlar kadar cesur olmazlarsa, o ülke için kurtuluş yoktur!” demiştir. Ben Türkiye’de en cesur olması gerekenlerin kadınlar olduğunu düşünüyorum, çünkü farkında olsalar da olmasalar da Cumhuriyet kazanımlarından en fazla yararlanan onlar olmuştur. Unutamadığım bir anım var: Avrupa Konseyi’nden, toplantıya katılan önemli kadın siyasetçilerden biri beni görünce, “Bakın Gülsün, dünyada kadın haklarına en çok inanan liderlerden biri olan Atatürk’ün ülkesinden geliyor” diye belirtmişti. İşte bu yüzden, geçmişimizi, tarihimizi doğrularıyla öğrenmeli, geleceğimizi de ona göre belirlemeliyiz. Sonuçta, yine Atatürk’le kararlaştırdıkları gibi 14 Mayıs 1950’de İsmet İnönü, Türkiye’nin çok partili parlamenter sisteme geçmesini sağlamıştı ve iktidarı devrettiğinde “bu benim yenilgim değil, en büyük zaferimdir!” demişti.