Snarky Puppy İstanbul’a geliyor!

4 Grammy ödüllü enstrümental müzik grubu Snarky Puppy, yeni albümleri Empire Central ile dünya turnesine çıktı ve 5 Kasım’da Zorlu PSM’de İstanbullu hayranlarıyla buluşacak. Grubun kurucusu ve basçısı Michael League ile yeni albümlerini ve çok sevdiği İstanbul’un müzikleri üzerindeki etkilerini konuştuk.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Snarky Puppy İstanbul’a geliyor!

Hilal SARI

Jazz, füzyon, funk, soul, blues, gospel, r&b, hepsi var Snarky Puppy’nin müziğinde ama grubun kurucusu ve basçısı Michael League’in de ifadeleriyle “Enstrümental bir müzik grubu”. Onları bir kategoriye sokmam zor, oldukları gibi kabul edip tadını çıkarmak en doğrusu. 4 kez aldıkları Grammy ödülü de “En iyi çağdaş enstrümental albüm” kategorisinde geldi. Univeristy of North Texas Jazz Studies bölümünde okurken bir araya gelen (League’in ifadeleriyle) “üç beş beyaz cazcı” Teksas Dallas’ın siyahi Amerikan müzik sahnelerinde gerçek sesini bulduktan sonra 4 Grammy ödülü ve sayısız caz ödülü aldılar. 28 Eylül’de çıkan 6 parçalık yeni albümleri Empire Central için dünya turnesine çıktılar ve bir yılı aşkın bir süre devam etmesi beklenen turnede 5 Kasım 2022’de yolları İstanbul’dan da geçecek.

Snarky Puppy’nin kurucusu ve basçısı Michael League ile turne öncesi evinde geçirdiği son akşamında efsanevi müziklerini, Empire Central albümünü, dünya turnesini ve çok sevdiği İstanbul’u ve İstanbul’un bu efsanevi grubun müziği üzerindeki etkilerini konuştuk. Türk müzik kültürüne özel bir ilgisi olan League, iki ay kaldığı Beyoğlu’nda ud dersleri de almış ve Kardeş Türküler ve The Secret Trio gibi bu toprakların kültürel çeşitliliğini en iyi yansıtan gruplarını dinlemekten büyük keyif alıyor; İstanbul seyircisinin yaptıkları müziği ve sahnelerinde olup biteni diğer birçok ülkedekinden daha iyi anladığını söylüyor.

Snarky Puppy’nin tarihinden bahsedebilir miyiz biraz?

Aslında üniversitede (University of North Texas Jazz Studies) bir grup müzisyen birlikte çalıyorduk en başta. Her hafta benim evimde yazdığım veya aranje ettiğim şarkıları çalıyorduk. Sonra çoğumuz Dallas’a taşınıp siyahi Amerikan müziği sahnelerinin bir parçası olduğumuzda yaptığımız iş de yeni bir hayat buldu. Robert ‘Sput’ Searight (davul), Shaun Martin (klavye), Bernard Wright (Miles Davis, Chaka Khan ve Marcus Miller gibi isimlerle çalışmış efsane klavyeci), Bobby Sparks (klavye), Jason JT Thomas -bu beş isimden üçü hala bizimle çalıyor- gibi isimlerle sound çok değişti. Çünkü öncesinde konservatuarda caz okumuş üç beş beyaz müzisyendik. Sonra grup siyahi Amerikalılar, kilise müziğiyle büyümüş isimlerle bir araya gelince gerçek sound ortaya çıktı. Snarky Puppy’nin bu evrimi aslında Amerika’nın siyah ve beyazının bir araya gelmesiyle de paralel bir hikaye.

Kategorilere sığdırılmanız zor ama yine de müziğinize bir janr vermemiz gerekse?

Enstrümantal müzik diyebilirim. Çünkü caz yapıyoruz desem, aslında tam caz da yapmadığımızı açıklamam gerekecek. Funk da yapıyoruz. Orijinal enstrümantal müzik demek en doğrusu çünkü müziği yazıyoruz ve şarkı söyleyen yok. Enstrümantal bir topluluğuz. Ama rotasyon halinde çalışan müzisyenlerimiz de olduğundan kolektif de denebilir. Müzik yaparken çok açık fikirli bir yaklaşımımız var. İnsanlara bir sınır koymuyoruz, böylece daha özgürce deneyip keşfedebiliyorlar. Yeni ve daha önce adım atılmamış bir arazide ilerler gibi yapıyoruz bu işi. Hep yeni şeyler yapmaya çalışıyoruz, bu her zaman en önemli önceliğimiz. Beğenilen bir şey üzerinden gitmiyoruz.

Snarky Puppy muhteşem işbirliklerine de imza atıyor. En etkilendiğiniz hangi işbirliğiydi?

Ayrım yapması çok zor. Ama Jules Buckley yönetimindeki Metropol Orchestra ile çalışmak inanılmazdı. Birden grubunuza 50-60 kişi daha ekleniyor. Family Dinner Vol. 2 albümünde de aynı odada muhteşem müzisyenler bir aradaydı: Jacob Collier, Susanna Baca, İsveç’ten Becca Stevens and Väsen, Laura Mvula, Carlos Malta, Bernardo Aguiar... Çok uluslararası, çok çeşitli müzisyenlerin olduğu çılgın bir dünyaydı.

İstanbul sizin için ne ifade ediyor? Dinlediğiniz Türk müzisyenler de var mı?

Bu sefer turnede olduğumuzdan uzun kalamayacağız ama İstanbul’da birçok müzisyen arkadaşım var. Birkaç yıl önce Beyoğlu’nda iki ay kaldım. Harika bir deneyimdi ve birçok arkadaşım oldu o dönemde. Immigrance albümüzde aslında çok büyük bir Türk etkisi var. O albümün kapağını Türkiye’den bir sanatçı yaptı, dinlemeyi çok sevdiğim Kardeş Türküler’le de çalışmaları olan Zeycan Alkış tasarladı kapağı. O albümde Even Us isimli parçada ud çaldım, İstanbul’da ud dersleri alıyordum. Yine o albümden Bigly Strictness’ta efsane perküsyoncu Mısırlı Ahmet tarafından kullanılan bir ritmin varyasyonlarını kullandık. O kadar çok Türk müziği dinledim ki ve biraz da Türk müziği eğitimi de aldım; o yüzden her zaman bir etkisi olacak müziğimde diye düşünüyorum. Kardeş Türküler’i çok seviyorum. The Secret Trio da inanılmaz; sanırım o grupta sadece Tamer Pınarbaşı Türk. Ama uzun yıllar Türkiye’de yaşamış Makedonyalı klarnetçi İsmail Lumanovski, Ermeni asıllı Amerikalı udî Ara Dinkjian’ın babası da Diyarbakırlı bir Ermeni Türk’müş. Çok iyi Türk müzisyenler var. Benim dinlediğim Türk müziklerinin çoğu eski müzikler.

İstanbul müzik seyircisini nasıl buluyorsunuz?

İstanbul seyircisi her zaman muazzam. Türkiye’de öyle derin bir müzik kültürü var ki, seyirci arasındaki sıradan bir izleyici bile yaptığımız müziği sahne aldığımız birçok ülkedeki seyircilerden daha iyi anlıyor. Türkiye’de insanlar çok karmaşık melodilere aşina bir şekilde büyüyor. Çok zengin bir müzik kültürünüz var. Küba’ya gittiğimizde de benzer hisler yaşıyoruz. Brezilya’da da öyle. Elektrikçi veya barmen bile sahnede ne olup bittiğini başka ülkelerde gördüğümüzden daha iyi anlayabiliyor, bence bu çok etkileyici. İstanbul’un özellikle bu özelliğine bayılıyorum. Önümüzdeki birkaç yıl içinde çok çok çok yüksek ihtimalle Türkiye’de de bir stüdyo kaydı yapacağız diye düşünüyorum.

EMPIRE CENTRAL DALLAS’TAKİ KÖKLERİMİZE BİR YOLCULUK

Yeni albümün nasıl bir hikayesi ve sound’u var?

Bu albümün kaydı için tekrar Teksas’a döndük çünkü Dallas’ta inanılmaz bir müzik kültürü var. Austin’in çok gürültü yaptığına bakmayın, Dallas kendi reklamını yapan bir yer değil. Bence Dallas ve Houston müzik sahneleri Austin sahnelerine göre çok daha zengin. Kirk Franklin, Erykah Badu ve Nora Jones gibi inanılmaz müzisyenlerin ve diğer birçok önemli ismin çıktığı bir yer Teksas. Empire Central’ı yaparken aklımızdaki Teksas’tı. Gruba müzikleri yazarken Teksas’ı düşünün dedim. O yüzden belki biraz daha funky ve groovy bir sound’u oldu albümün. Daha doğrudan bir anlatımı oldu bu albümün ve daha az izoterik unsur barındırıyor. Albüm kayıtlarının videolarında da bunu görmek mümkün.

“STREAMING ŞİRKETLERİNİN ÖNCELİKLERİ MAALESEF SANATÇI DEĞİL”

Sadece müzisyenlere daha iyi ödeme yaptığından değil, müzik kalitesi daha iyi olduğu için de Tidal (Henüz Türkiye’de yok) kullanıyorum. Spotify da müzisyenlere ödeme yapıyor evet ama Snarky Puppy’nin Spotify’dan bir ayda kazandığını iki konserde sadece merchandise masasında kazanıyoruz. Bence hiçbir müzisyen şu anda olup bitenden çok hoşnut değil. Ben dinlediğim müzisyenlerin plaklarını alıyorum. İstanbul’da kendimi baya kontrol altında tutmam gerekiyor çünkü 70’ler Türk saykedelik rock müziğini çok seviyorum. Tabii ki Napster’dan daha iyi çünkü o zaman kimse emeğinden hiçbir şey kazanamıyordu. Streaming şirketlerinin olması ve müzisyenlerin birşeyler kazanmasına aracı olmaları tabii ki iyi, ama mevcut haliyle sürdürülebilir mi - özellikle de albüm satışı olmadan ayakta kalmaya çalışan bağımsız müzisyenler için? Hayır… Ama herşeyin artısı ve eksisi var tabii ki, Madagaskar’da yaşıyor olsanız da Wi-fi ve akıllı telefonunuzla ünlü olabiliyorsunuz. Müzik kariyerimiz Facebook ve YouTube sayesinde oldu, bu yüzden bu araçlara minnettarım ancak bazen bazı şirketlerin en önemli önceliği sanatçıları olmadığı çok açık maalesef.