“Enseyi karartmanın” gereği yok

Rüştü BOZKURT
Rüştü BOZKURT BUZDAĞININ DİBİ

Yeni yılın ilk yazılarının birinde kendimi bağlamak için yıl boyunca hangi konulara ağırlık vereceğimi yazmayı gelenek haline getirmiştim. Bu yıl, kendimi geleceğe bağlama yerine, ülkemizin her yerinde gencinden yaşlısında, kadından erkeğinde, kırsalda yaşayanından kente emek kazanma peşinde koşanına gözlediğim “umutsuzluk” konusunu yazmak istedim. Çetin Altan’ın özellikle son dönem yazılarında, bir dizi olumsuz gelişmeyi anlattıktan sonra, karamsarlığı aşırı abartmamak için “yine de enseyi karartmayın” çağrısı, bu yazının merkez düşüncesini oluşturdu.

Bulunduğumuz coğrafyanın özel koşullarını, çıkar çatışmalarını, jeo-ekonomik, jeo-politik, jeo- stratejik yönelişlerini; ülkeler arasındaki savaşları, büyük güçler arasındaki çekişmeleri, bölgesel güçlerin stratejilerini, taktiklerini ve uygulamalarını erişebildiğim kadarıyla gözden geçirdim: Kalıcı barıştan, güvenli yaşamdan, saygıya dayalı birlikteliklerden uzaklaştığımız günümüzün gerçekliği.

Devlet ve hükümet kararlarındaki bakış açılarının darlığı, çifte standart uygulamalarının yarattığı güvensizlik de gerçekliklerimizin bir başka yüzü. İşgücü gelirlerindeki düşüş eğilimi, gelir eşitsizliğinin artması, orta sınıfların kan kaybetmesi kimse için sır değil. Gelenek taassubu baskısı nedeniyle kaynak israf ettiren yanlış yol ve yöntemlerde ısrar edilmesi hepimizin gözleri önünde istemediğimiz sona sürüklüyor bizi. Teknolojinin nitelik değiştirmesi; üretim, ulaşım ve iletişim teknolojilerinin iç bütünlüğünün yeni bir geçim örgütlenmesine doğru ilerlemesi; ülkelerin dış ve iç koşullarının farklılaşması da gözlediğimiz, izlediğimiz ve bildiğimiz gelişmeler.

Düzensizliğin düzeni, çoklu krizlerin yaşanması ve geçiş sürecinin çok uzun süreceğine ilişkin belirtilerin artması insanlarımızı karamsarlığa, kaygıya, korkuya ve umutsuzluğa yönlendiriyor.

Koşullarının elverişsiz olduğu zamanlarda, umut ışığını yakabilmek önemli bir değer haline geliyor. Olup bitenler, geçmişin hakkını teslim ederek, geleceği tehlike altına atmayacak adımları sıklaştırmamızı gerektiriyor. Adalet ve hesap verebilirlik adına gölgesinden korkanlar arasına katılmadan, bir şeyler yapmanın tam zamanı. Gelişmelerin özünü anladığımızı düşünüyorsak, olumsuzla savaşma gücünü hissediyorsak, yorulmadan kararlılıkla yanlışların üstüne gitmeliyiz. Gücümüzü, geçmiş hakkını teslim ederek daha sağlıklı gelecek yaratmanın temelini oluşturan tarih bilincinden almalıyız.

Ordu ve bürokrasi geleneği

Toplumumuzun temel birikimlerinin tarihsel gelişmesini inceleyenlerin üzerinde durdukları “ordu geleneğine sahip olmayı” hamaset algısının dışında nesnel birikim olarak yorumlamalıyız. İşinin ehli tarihçilerin belirttiği gibi, ordu geleneğinin “yeniliklere açık ve hatta öncü olma özelliğini” toplumsal birikimimizi geliştirerek uzun dönemli geleceğimizi güven altına almanın güvencesi olarak görmeliyiz. Fatih’in topları, Yavuz Sultan Selim’in ateşli silahları, imparatorluğun son dönemlerde teknik gelişmelerin çok büyük bölümünü besleyen eğitim-öğretim kurumlarının geliştirilmesini sağlayan ordu yapılanması ve kurmay aklanın varlığı umutsuzlukları aşmak için bir güven kaynağı olarak değerlendirebilir.

Tutucu özellikleri, israfçı yapısı, liyakattan uzaklaşması, bağımsız karar verme gücünü yetirmesi karamsarlıklarımızı artırsa da , Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’den bugüne gelen bir “bürokrasi birikimimiz” var. Zor dönemlerde ordu geleneğinin saha kontrolü ile bürokrasinin her şeyi unutarak zoru aşmak için her alanda diğer kurumlarla işbirliği yapma deneyimleri de karamsarlığı azaltarak, umudu çoğaltmamız için tünelin ucundaki ışık olabilir.

Kendini küresel ölçekte kanıtlamış birçok tarihçinin ortak görüşü, Türk toplumunun, çok uzun dönemlerden bu yana “bağımsızlığını” koruma ve sürdürme konusundaki kararlılığı da önemli birikimimizdir. Bağımsızlığımız söz konusu olduğunda, ayrıntıdaki farklılıkları unutma ve gücü toplama yetkinliği varlığı koruma ve sürdürmenin güvencesidir.

Nüfus hareketleri üzerine yapılan araştırmalar, özellikle gelişmiş ülkelerde içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna gelindiğinde, “nüfusun azalması” olgusuyla yüzleşeceğini gösteriyor. Bütün canlıların temel içgüdüsü olan “nesli sürdürme” konusunda ilk kez ciddi bir tehlike ile yüzleşeceğiz. Yüzyılın sonuna kadar nüfusunu artırarak sürdüren ülkeler arasında ülkemiz de var. Genç nüfusa sahip olmanın fırsatlarını önemli ölçüde yitirmiş olsak bile, görece genç nüfusu gelişmenin itici gücü olarak değerlendirme potansiyellerimiz de geleceğe güvenle bakmanın gerekçesidir.

Bütün dünyada geçim örgütlenmesinin ağ yapıları yeniden oluşuyor. Küresel ölçekte bağlantılar, iletişim- etkileşimler, rekabet yapıları, işbirlikleri ve ortak iş yapma yöntemleri köklü biçimde değişiyor. Değişen dünya koşullarına uyum gösterme ve yenidünya düzeninde yerimizi almamızda “teknik becerileri” kadar “sosyal becerileri” olan insan kaynağı belirleyici oluyor. İsrail’de Tel Aviv Üniversitesinde iktisatçı Ben-David 9 milyon nüfusun yüzde 21’inin ultra-Ortadoks Yahudilerden oluştuğunu, büyük çoğunluğunun neredeyse hiç laik eğitim görmeden büyüdüğünü; yüzde 23’lük bir kesinin ise finansmanı ve personeli yetersiz kamu okullarından gelen İsrailli Araplar’ın oluşturduğunu saptıyor. İsrail’in gelişmiş dünya ile bağını kuran ve temel dinamiği oluşturan yetişkin insan sayısının 400 binden az olduğunu belirtiyor. Saptamaları rehber edinirsek, ülkemizin nüfusu İsrail’in 9,4 katı. Yaklaşık 4 milyon insanımızı, İsrail’in gelişmesinin itici gücü olan insanların düzeyine çıkarırsak gelecek yüzyılın fırsatlarını değerlendirebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete eğitim altyapımızın birikimlerini kapsayıcı bir planla kısa zamanda kritik eşiği aşıracak insan gücüne dönüştürülebiliriz.

Tarım ve hayvancılık reformu

Bulunduğumuz coğrafyada orta-geri teknolojili, düşük katma değerli, üretkenliği ve verimliliği düşük, ağırlıklı olarak mikro işletmelere dayalı da olsa ciddi bir “imalat sektörüne” sahip olan ülkeler arasındayız. Gerçekçi bir planlama ve gözetim- denetim disiplini ile hububat, bakliyat, soğan, patates, yağlı bitkiler ve şeker üretimi için gereken ürünleri topraklarımızda üretebiliriz. İmalat sektöründe teknolojideki temel dönüşümler, orta-ileri teknoloji donanımlı ve yüksek katma değerli ürünlere geçişte fırsatı alarak değerlendirebilir; yeni fırsat kapıdan geçenler arasında yerimizi alabiliriz. Tarımsal verimi artırmak için ciddi bir “toprak reformunu” siyaset üstü bir strateji ve politikalar paketi oluşturarak benimseyebiliriz. İmalat, hizmetler ve tarımsal üretimde uluslararası düzlemde rekabet edebilir, ölçekler yaratabilir; rekabet edebilir teknoloji donanımına erişebilir ve rekabet edebilir yönetim kalitesi sağlayabilir.

Çağımızın belirleyici gücü olan yarıiletken teknolojiyi üretecek ve geliştirecek insan kaynağı kadar diğer kaynaklara da erişebiliriz. Savunma sanayinden sivil ihtiyaçlara kadar “rekabet edebilir teknolojiye erişme ve geliştirme” konusunda, aşağıdan yukarıya olmayan, yukarıdan aşağıya yönlendirme konusundaki birikimin savunma sanayine yansıyan olumlu gelişmeleri, planlı bir anlayışla sivil alanlara taşınabilir; aşağıdan yukarıya güçlü bir gelişme dinamiği yaratabiliriz.

Merkezi coğrafi konum” bütün toplumların gelişmesinde “belirleyici değişken” olarak değerlendirilir. Türkiye’nin Avrupa ile Asya’da yeni oluşumların yarattığı fırsatları maddi ve kültürel zenginliklerini artırmak için değerlendirme fırsatları vardır; tutarlı bir “dış politika inisiyatifi” geliştirerek coğrafi konumu zenginlik üretiminin araçlarından biri haline getirebiliriz.

Sorunumuz, dünya genelindeki eğilimlerin fırsat ve tehlikelerini iyi gözleyerek, baskın hale gelmeden gerekli öngörüleri harekete geçirerek, önlemler almak, alınan önlemlerde öngörülen ile yaratılan sonuçlar arasındaki deneysel mesafeleri ölçmek ve sapmaları düzelterek ilerlemektir.

Ülkemizin sorunu, insan, yeraltı ve yerüstü kaynaklar, fiziki sermaye stoku, bilim ve teknoloji birikimi sorunu değildir; etkin yönetim sorunudur.

Çok geniş bir çerçevede ülkemizin birikimleri iyi değerlendir; ırk ve inanç odaklı pragmatist ve popülist politikalarımızı, öngörme ve önlem alma, ödünsüz gözetim ve denetim disiplinine dayalı politikalara dönüştürebilirsek; planlı çabalarımız uzun sürecek olan belirsizlikleri en az zararla aşmamızı sağlayabilir. Gerçekten enseyi karartmaya gerek yoktur.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar