Eskiler üzerinden eskimeyen hikâyeler

Geçmiş zaman peşinde yolculuklarımda uğradığım eski satan dükkânların sahipleri ve buralarda karşılaştığım insanlar bana her zaman ilginç ve çekici gelir. Geçtiğimiz günlerde sevgili dostum gazetemizin Haber Koordinatörü Mustafa Kemal Çolak ile birlikte gittiğimiz Kadıköy’deki Nev Müzayedecilik’te Sinan Deviren ve Cem Gümüş’le tanıştığımda da aynı duyguyu yaşadım.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
Eskiler üzerinden eskimeyen hikâyeler

FARUK ŞÜYÜN

Geçmiş zaman peşinde yolculuklarımda uğradığım eski satan dükkânların sahipleri ve buralarda karşılaştığım insanlar bana her zaman ilginç ve çekici gelir. Onlarla tanışıp sohbet etmeye can atarım. Geçtiğimiz günlerde sevgili dostum gazetemizin Haber Koordinatörü Mustafa Kemal Çolak ile birlikte gittiğimiz Kadıköy’deki Nev Müzayedecilik’te Sinan Deviren ve Cem Gümüş’le tanıştığımda da aynı duyguyu yaşadım. Çeyrek asrı aşkın bir süredir bu işle uğraşan iki ismin rehberliğinde antika eşyalar arasında dolaşırken tıpkı kitap kokusu gibi eski kokusunun da beni mutlu ettiğini bir kez daha hissettim. Antikacılar tarih, sanat tarihi, arkeoloji gibi alanlarda bilgileri olan kimselerdir, Sinan ve Cem Bey de öyle. Mekânlarında sergiledikleri eşyalardan yola çıkarak anlattıkları bir döneme ışık tutuyordu.

ESKİ şeyleri bulup keşfetmek benim için heyecandır. Bu heyecanı sahaflardaki kitaplarda da öbek öbek satılan kime ait olduğunu bilmediğim fotoğraflarda da ve onların sahipleriyle de karşılaşmayı umduğum bit pazarlarında da yaşarım. Çünkü her birinin birer hikâyesi vardır. Ve bu öykülerden çok şey öğrenebilir, hatta sahiplerinin mahremiyetlerine girebilir, en kötü olasılık muhteşem hayaller kurabiliriz. Bir detektiflik gibidir bu yaşananlar, araştırma gerektirir ve tabii ki özellikle bilgi de. Bu nedenle sahaflar, bit pazarları ve antikacılar hangi ülkede, hangi şehirde olursam olayım vazgeçilmez duraklarımdır.

Peki, neden eski bir eşya, tozlu bir kitap sahipleri tarafından satılır? Ya paraya ihtiyaçları vardır ya artık hayatta değillerdir ve mirasçıların o değerlerle hiçbir ilgileri yoktur -çünkü o koleksiyon kişiseldir, hatta o kadar kişiseldir ki, koleksiyoner öldüğünde koleksiyon anlamını yitirebilir.- Bir diğer gerekçe de satan, eşyalardan bıkmıştır onları yenilemek istiyordur.

“Eskilerden kalma, o dönemin karakteristik özelliklerini taşıyan, sanatsal niteliklere sahip, ender bulunan her çeşit değerli mal ve objeye verilen isim” diye tanımlıyor antikayı sözlükler. Aslı İtalyanca bir kelime. Antika sözcüğü, 19. yüzyıldan itibaren dilimizde kullanılmaya başlanmış. Daha önceleri giranbaha (ilginç, pahası ağır, az bulunur, hoşa giden) diye tabir edilirmiş.

Peki ne kadar eski olanlar antikadır? diye soracak olursak karşılığı herhalde en az bir asırlık olmalılar; yani en erken 1900’lü yılların başından kalan eserlere antika diyebiliyoruz. Doğal olarak da bunların kimi zaman tutkulu, kimi zaman hastalık derecesinde peşinde koşan koleksiyoncuları bulunuyor. Koleksiyon kelimesi “öğrenme, yarar sağlama ya da zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflandırılmış, ayrılmış nesnelerin tümü” şeklinde tanımlanıyor. Sadece zevk için biriktirmek, insana özgü bir duygu. Ancak, insanın içinde de bu konuda saklı bir cevher olmalı, çünkü sonradan koleksiyoncu ancak bu cevherin ortaya çıkmasıyla olunabiliyor. Bir de aileden koleksiyoncular var ki onları kıskanmamak mümkün değil. Hangi aşamada olursak olalım biriktirmek, öğrenmek, keşfetme duygusunu hissetmek çok heyecanlı…

Sinan Deviren (solda) ve Cem Gümüş

Geçmiş zaman peşinde yolculuklarımda uğradığım eski satan dükkânların sahipleri ve buralarda karşılaştığım insanlar bana her zaman ilginç ve çekici gelir. Onlarla tanışıp sohbet etmeye can atarım. Geçtiğimiz günlerde sevgili dostum gazetemizin Haber Koordinatörü Mustafa Kemal Çolak ile birlikte gittiğimiz Kadıköy’deki Nev Müzayedecilik’te Sinan Deviren ve Cem Gümüş’le tanıştığımda da aynı duyguyu yaşadım. Çeyrek asrı aşkın bir süredir bu işle uğraşan iki ismin rehberliğinde antika eşyalar arasında dolaşırken tıpkı kitap kokusu gibi eski kokusunun da beni mutlu ettiğini bir kez daha hissettim. Antikacılar tarih, sanat tarihi, arkeoloji gibi alanlarda bilgileri olan kimselerdir, Sinan ve Cem Bey de öyle. Mekânlarında sergiledikleri eşyalardan yola çıkarak anlattıkları bir döneme ışık tutuyordu.

“Burası bizim mirasımız” dedi Sinan Bey. “Ne var bu mirasın içinde eğitim var, ticaret var, eğlence var, çok renklilik var, her bir şey var… Yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’in başına kadar kimler gelmiş bu topraklara, ne tip kurumlar kurulmuş bunların yansımaları… Tanzimat’la birlikte birçok yatırımcının gelmesinin hayatı nasıl şekillendirdiği… Üretim biçimleri… Bunların tanığı olan pek çok eser burada mevcut. Hemen hepsinin de kıyısında köşesinde nereye ait olduklarına dair bir ibare vardır, öyle olanları bulmaya özen gösteririz. Çok dilin konuşulduğu dönemde üzerinde dört beş dilde yazılar olan kartvizitler, reklamlar, malzemeler, objeler de var koleksiyonumuzda… Osmanlı da var, Rum da var, Ermeni de var, Yahudi de var, bir de Batılılar...”

Hemen her gördüğümüzün bir hikâyesi var, Sinan ve Cem Beyler de çok güzel anlatıyorlar. Sinan Bey devam ediyor:

“Biz, yaptığımız işe sadece al sat olarak bakmıyoruz. Ticaretin açılmasıyla, imtiyazlarla Osmanlı’yı dehşet bir pazar olarak görmüşler. İhtiyaçlarla birlikte ürünler, ticari metaya dönüşmüş. Bunu tarif eden objeler var burada. Örneğin tulumbacılar azalırken yangın söndürme tüpleri gelmeye başlamış. Çoğu Konstantinapol olmasına rağmen bunların versiyonlarına Smyrna olarak da Angora olarak da rastlayabiliyoruz. Ama yine merkez İstanbul.

İçki reklamları görüyoruz, içkili bahçeler açılıyor, soda gelmiş. Nestle giriyor, izni Abdülhamit’ten alıyor. Nestle’nin kendi müzelerinde bile olmayan kutuları bulunuyor bizde Abdülhamit’in tuğrasının da bulunduğu. Bakın bu kutuda Selanik, Smyrna, Alexandria ve Kahire diyor, yani dört şubesi varmış.

Kampanyalar başlıyor. Örneğin kutuların içinde numaralar çıkıyor, her numara için farklı ödüller veriliyor. Saatler geliyor, takılar geliyor. Yer sofrasından masalı, sandalyeli düzenlere geçiliyor, porselen takımlar ithal edilmeye başlanıyor. İthalatçılar da alanları özendirecek şeyler bulmaya çalışıyor, örneğin bu ürünlere ‘afiyet olsun’ diye yazdırıyorlar.”

Koskoca imparatorluktan Cumhuriyet’e bir değişimi, dönüşümü dükkânda sergiledikleri antikalarla gösteriyor Sinan Bey ve Cem Beyler. Onlara dokunmanın, evirip çevirmenin, sakladıkları hikâyeler üzerine fikir yürütmenin hazzı muhteşem bir şey… Bir anahtar gösteriyor, Agatha Christie’nin Pera Palace’taki daimî odasının anahtarı olduğunu söylüyorlar… Üzerine neler yazılmaz ki?

Cem Bey bu kez bir fotoğraf gösteriyor “Abdülhamid’in yetim çocukları sünnet ettirdiği etkinlikte gayrımüslim bir paşa da sünnet olmuş, o da fotoğrafta yer alıyor” diyor ve ekliyor: “İşte, Kemal Sunal ve Şener Şen’in oynadığı Tosun Paşa filmindeki Tosun Paşa”.

Acaba meşhur Tosun Paşa mıdır?!

Bir başka camekânın önünde duruyoruz. Burada çatal bıçak tabak takımlarına kendi isimlerini yazdıran otel ve restoranların ürünleri bulunuyor. Odeon Tiyatrosu’nun ismini taşıyan bir tepsi de yine vitrinde…

Koleksiyonun nasıl oluştuğunu şöyle anlatıyor Sinan Bey:

“Çıkışımız özellikle Konstantinapol, İstanbul’un Osmanlı malzemeleri… Herhangi bir yerinde damgası olan eserleri toplamaya başladık ve zaman içinde külliyata dönüştü. Başka şehirlerden çok nadir bulunan eserler karşımıza çıktıkça onları da koleksiyonumuza kattık. Önceleri bunları özellikle müzayedelerde satıyorduk, ama bir zaman geldi dedik ki ata yadigârı bu eşyaları biriktirelim.

Hayalimiz aslında bizi aşıyor, bir müze hayal ediyoruz. Çok ciddi bir bütçe ayırdık buraya. İnsanlar daire alırken biz, bunları aldık. Buradaki eserleri satmak bir mesele değil, kapış kapış gider. Burada bir hayat var, bir derya var. Bir süredir Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eserlerle de zenginleştirmeye çalışıyoruz. Yani yaşamdan ekonomiye her şey var burada. Eczacılıktan kahve kültürüne…

Bizimkisine bir aşk diyebiliriz. O eserler yok olmasınlar.”

Onların da keyif alarak oluşturdukları ismi konulmamış bir müzedeyiz sanki. Saymamışlar ama evraklar da dahil edildiğinde 10 binin üzerinde hikâyesi olan parça biriktirmişler. Bunları tema tema kitaplaştırmak da projeleri arasında… Ancak, sponsor bulamamışlar… “Birileri bize önayak olsa” diyor, umutlu olduklarını söylüyorlar. Bırakın müzeyi, farklı yerlerde sergileme imkânı doğmasından bile çok memnun olacaklarını vurguluyorlar.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte çok şey atıldığının altını çiziyorlar. Yakın zamanlara kadar arşiv yapma, biriktirme bilincinin olmadığını söylüyorlar… Çocukluğumda komşu evlerde bulunan bugün çok değerli olabilecek bakırların, mutfak eşyalarının üç kuruşluk plastik leğenlerle değiştirildiğini hatırlarım. Bakırlar hurda fiyatına alınır, karşılığında renkli plastik eşyalar verilirdi…

Onlar da örnekler getiriyor, bir meslektaşlarından Kapalıçarşı’ya çuvallarla Osmanlı kadranlı cep saatlerinin geldiğini, ancak yazı değiştiğinden bir kıymeti kalmadı diye makinelerinin atılıp gümüşlerinin eritildiğini duyduklarını söylüyorlar.

Sinan Bey, ülkemizde bilinenin aksine kiler kültürünün olmadığına dikkat çekiyor. “Kiler olsa, birçok şeyi muhafaza edebilirdik” diyor. Kendi yaşadıklarından mirasçıların anlaşamadıklarında örneğin bir halıyı ikiye kesip sattıkları gibi örnekler de anlatıyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum gülelim mi ağlayalım mı? çaresizliği yaşıyorum.

Piyasa şartlarının iyi olması lâzım geldiğini belirtiyor, “krizle birlikte ortadirek uğramaz oldu” diyorlar. İnternetle birlikte bilgisi olmayan insanların da bu işe girmesiyle örneğin hakkı 5 bin lira olan ürün için 100 bin lira gibi rakamlar istendiği sahte piyasalar oluştuğuna dikkat çeken Sinan ve Cem Beyler bu işin devam etmesi için kültür bilincine ihtiyaç olduğunu söylüyorlar.

Nev Müzayedecilik’teki geçmiş zaman yolculuğumdan Kadıköy’ün uğultusuna, harala görelesine çıktığımda önce bir uyum sorunu yaşıyorum, aklıma Ece Ayhan’ın Fayton şiirinden iki dize düşüyor:

O sahibinin sesi gramofonlarda çalınan şey incecik melankolisiymiş yalnızlığının