2020 hiç de kolay olmayacak

Adnan NAS
Adnan NAS ASLINA BAKARSANIZ

Ekonomi bıçak sırtı dengeler üzerinde seyreder ve yükselen ülkeler içinde en riskli yerde olan konumunu istikrarla korurken, politikalarımızda risk azaltmayı hala öncelikli hale getirmediğimiz açık. Son olarak Suriye’de, parametreleri Türkiye açısından yeterince net olmayan bir “türev savaşı”nın içine sürüklenmemiz, önemli düzeyde şehit vermemize ve teçhizat kaybına yol açmış bulunuyor. Kendimizi ne kadar haklı ve bölgedeki diğer bütün oyuncuları haksız görürsek görelim, dış finansmanın bizim için kıt ve pahalı olduğu bir dönemde koşulların daha da kötüleşeceği ve durum kısa sürede sakinleşmezse turizm başta olmak üzere mal ve hizmet üretiminin darbe alacağı ortada. Nitekim İdlib dramından sonra dövizin, onca kamu kaynaklı desteğe rağmen, sıçraması bunun açık işaretini verdi. Jeopolitik gerilimin yükselmesi aynı zamanda kamu kesimi finansman açığını pekiştireceği için 2020 dengelerini daha da zorlayacak bir gelişme olacak. Üstelik Suriye riski, kontrolün elimizde olmadığı, dolayısıyla tırmandıkça yönetmemizin mümkün olmadığı bir nitelik taşıdığı için daha ağır sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor. Ayrıca İdlib saldırısına tepki olarak başvurulan “sığınmacıları toplu halde Avrupa sınır kapılarına gönderme” hamlesinin, uzun vadeli çıkarlarımız açısından ilişkilerimizin güçlü bir çıpa özelliği olduğu AB ülkeleriyle yeni bir gerilim yaratması, bu konuda yaptığımız anlaşmalara da aykırı düştüğü için risk algısını olumsuz yönde etkilemesi kuvvetle muhtemel. Kısaca mevcut riskleri azaltamadığımız gibi, maalesef yenilerini de eklemiş bulunuyoruz; buna korona virüsü gibi küresel bir krizin olumsuz sonuçlarını da ilave ederseniz, iyimser beklentilerin aksine 2020’nin ekonomi açısından oldukça zorlu olacağını öngörebilirsiniz.

Büyümelerimiz kesintiye mâhkum

Geçen hafta açıklanan 2019 yılı büyüme rakamları son çeyrek ve yılın tamamı için beklenenden biraz daha iyi çıkmış olsa da büyümenin üretim ve harcama yönlü bileşenlerine, dolayısıyla kaynaklarına bakıldığında daha önceki yazılarımızda vurguladığımız ve ilerisi için kaygı verici özelliklerin değişmediğini görüyoruz. Gerçekten hane halkı tüketimi yıllık bazda ancak %0.7 artabilirken istihdam ve gelecekteki üretim yönünden kritik önemdeki sabit sermaye yatırım harcamaları %12.4 gibi aşırı bir küçülme gösterdi; bütün yükü %4.4 artan kamu tüketimi yüklendi. Sektörel bazda üretim açısından da 2018’in oldukça gerisinde kalındığı, sadece tarım üretiminin 2018’in üzerinde %3.3 büyüdüğü, toplam sanayinin ancak %0.1, imalat sanayiinin %0,2, hizmetler sektörünün de 2018’in ancak %30’u kadar bir düzeyde %1.5 büyüyebilirken inşaat sektörünün ise %-8.6 ile büyük bir gerileme yaşadığı gözlendi. Bu özellikleriyle istihdam yaratan bir büyümeden söz edilemeyeceği açık. Öte yandan son çeyrekte %6, yıl bazında %0.9 olan büyüme dolar bazında hesaplandığında 35 milyarı aşan bir küçülmeye dönüşüyor (693 milyon dolar); bu da kişi başına yıllık gelirin 566 dolar gerileyerek 9127 dolar olması demek. Milli gelirin en yüksek olduğu 2013 yılından bu yana geçen 6 yılda milli gelirin yaklaşık 200 milyar dolar, kişi başına gelirin de yaklaşık 3.400 dolar azalmış olması da ciddi bir refah kaybına işaret ediyor. Ayrıca büyümenin ivmelendiği son çeyrekte aynı zamanda dış ticaret açığının da tırmanması (ithalatın %29, ihracatın %4 artması), mevcut ekonomik modelin dayattığı cari açık bağımlılığını bir kez daha doğruluyor.

Aslında 2018’de dibi görüp 2019 son çeyreğinde yeniden yukarı noktalarına hareketlendiğimiz bu kısır döngü, ekonominin verimli ve rekabetçi bir üretim yapısına dönüştürülmesi gibi zahmetli ve uzun vadeli bir yörünge yerine konjonktürel olarak bollaşan sıcak paraya, borçlanmaya ve böylece arttırılacak tüketime, ölçüsü kaçan altyapı ve konut yatırımına, ithal girdilere bağımlı ve düşük katma değerli sanayi yatırımına dayanan ve krizlerle kesintiye uğraması kaçınılmaz, dolayısıyla kısa vadeli olan ama uygulanması çok daha kolay bir büyüme modelinin tercih edilmesinin sonucudur. Tıkanma noktalarında kamu desteğiyle yükseltilen kredi hacmiyle bunu aşma çabalarının bir sınırı olduğu unutulmamalı. Nitekim büyüme ivmelenirken yatırımların çöküşü, temel dinamiklerdeki bu çelişkinin yansıması. Yatırım için ihtiyaç duyulan uzun vadeli finansman, dengeleri hassaslaşan bankacılık kesiminin kaldırabileceği bir yük olmaktan çıktı. Kur politikasıyla sanayide dönüşüm sağlamak da artık pek işe yaramayan palyatif bir yöntem. Kurumsal yapının iyileştirilmesiyle sermaye piyasalarının geliştirilmesi, doğrudan dış yatırımın özendirilmesi, bunun için de genel olarak risk algısının düşürülmesi gerekiyor.

Borcu borçla ödemenin sonu yok

Belli ki çıkmazlarını defalarca gördüğümüz halde aynı politikaları uygulayarak farklı sonuçlar beklemeye devam edeceğiz. Ne yatırım cazibesini arttırmak için risk algısını ve güveni yükseltmeyi öncelik sayıyor, ne de üretim yapısını, çok önemsediğimiz büyümenin kaliteli ve kalıcı olmasını sağlayacak yönde dönüştürecek reformları uyguluyoruz. Sonuçta kronik cari açık, ithalat bağımlılığı ve bunların dış yatırım girişi ile sağlanamayan finansmanı için sürekli borçlanma tek seçeneğimiz haline geliyor. Üstelik riskler arttıkça yükselen finansman maliyeti, borç ödemek için daha fazla borç almayı zorunlu kılıyor.

Özetle üretim ve kâr ile değil, tüketim ve borç ile büyümenin eninde sonunda refah kaybı olarak geri döneceğini, bunda ısrar edersek de borca ve ikiz açığa rağmen büyüyemeyecek duruma gelebileceğimizi akıldan çıkarmamalıyız. Biriken riskler ortadayken, gevşek para/ maliye politikalarına ve ters tepme ihtimali yüksek tehlikeli dış politika manevralarına devam edişimiz, buna şimdilik pek niyetimizin olmadığını gösteriyor.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar