Bahşiş meselesi

Dr. Uğur TANDOĞAN
Dr. Uğur TANDOĞAN NOT DEFTERİ

Kıvrak zekâ (!)

AFS (American Field Service) programı ile Amerika’ya gitmiş bir arkadaşım vardı. Anlatacağım olayı ondan dinlemiştim. Bu programa göre oraya giden öğrenciler bir Amerikalı ailenin yanında misafir olarak kalırlar. Lise son sınıfı orada okurlar.

Arkadaşım, bir cumartesi günü ailenin çocuğu ile dışarda yemek yemeğe gitmiş. Yemeğe başka Amerikalı arkadaşları da katılmış. Yemekten sonra gelen faturayı paylaşarak ödemişler. Garson için de bahşiş toplayıp masada bırakıp kalkmışlar. Restorandan çıktıktan sonra Amerikalı ailenin çocuğu “Tuvalete gideceğim” deyip tekrar içeri girmiş. Geri geldiğinde Amerikalı arkadaşlarına para dağıtmış. Arkadaşları “Nerden geliyor bu para?” diye sormuşlar. Bunun üzerine kıvrak zekâlı delikanlı “Yemek harcamanızı azaltmak için garsona bıraktığımız bahşişi kamulaştırdım” demiş.

Eve döndüklerinde de yaptığı şeyi babasına ballandıra ballandıra anlatmış. Babasından aferin beklerken tersi olmuş. Baba “Gelecek yıl üniversiteye gideceksin. Belki gittiğin yerde sen de bir restoranda part-time çalışacaksın. Oradan aldığın bahşişlerle bir ihtiyacını karşılayacaksın. Sana da birisi böyle yapsa, hiç bahşiş vermese sen bunu nasıl karşılardın?” demiş. Demekle de kalmamış “Hadi toparlanın o restorana gidiyoruz” deyip onları arabasına bindirmiş. Restorana gelince “Şimdi bana masaya ne kadar bahşiş bırakmıştınız onu söyle” demiş. Sonra da eklemiş “O bahşişi aldıktan ve arkadaşlarının payını verdikten sonra sende kalan parayı ver”. Baba parayı alınca cebinden bir miktar çıkarıp oğlundan aldığı paraya eklemiş. Şöyle konuşmuş “Bu elimde tuttuğum, garsona bahşiş olarak masaya bıraktığınız para. Bir bu kadar da ben para ekliyorum. Şimdi bu parayı alın. İçeri girip size hizmet eden garsonu bulun. Ondan özür dileyeceksiniz ve sonra da bu parayı vereceksiniz”. Aynen babanın dediği gibi yapmışlar, özür dileyip parayı vermişler. Arkadaşım şöyle demişti “O günden sonra bahşiş vermemek gibi bir hata yapmadım hayatımda”.

Garson’un hayali

Restoran deyince aklıma gençlik yıllarımdan Beyoğlu’ndaki Hacı Salih Lokantası gelir. Yemekleri, geleneksel Türk mutfağının çok güzel bir örneği idi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde asistan olarak çalışırken arkadaşlarla her cumartesi günü oraya giderdik. Her yemeği güzeldi, ama karışık kompostonun tadı hâlâ damağımdadır. Bu kadar çeşitli meyvanın bir arada bu kadar güzel bir tad yaratması bir efsane idi. (Bu satırları yazarken bile ağzım sulanıyor )

Lokantada her cumartesi bize hizmet eden 35 yaşlarında bir garson vardı. Yemek sonrası hesap geldiğinde bahşişi de hesap eder parayı toplar garsona verirdik. Paranın üstünü getirdiğinde garsonla sohbet ederdik. Bir hayali vardı. “Küçük lokantamı açacağım bir gün. Sizi orda ağırlayacağım” derdi. Bizi yolcu ederken “Bir gün olacak” diye hayalini hatırlatırdı. Biz de “İnşallah, artık o zaman senin lokantaya geliriz” deyip garsonu yüreklendirirdik. Ama düşünürdüm, o bahşişlerle bu iş nasıl olacak diye. Amerika’ya gittim, araya uzun yıllar girdi. Garson hayalini gerçekleşti mi öğrenemedim. Ne zaman bir lokantada bahşiş versem merak ederim acaba garsonun hayali nedir diye.

Berber

Geleneksel olarak bahşiş verdiğimiz grubun içinde garsonların yanında berberler vardır. Telaş içinde geçen bir gün içinde huzuru bulduğumuz yerdir berber koltuğu. İçinde en değerli organlarınızın olduğu başınızı berberin “mis kokan” ellerine teslim edersiniz. Berber elinde makasını şıkırdata şıkırdata çevremizde dolanır durur. O makasın sesi ve ritmi ninni gibi gelir insana; dalar gidersiniz. Kendinize geldiğinizde başınız her yönüyle hafiflemiştir. Berber, büstünüzü yapan bir heykeltraş gibi biraz geri çekilir başınıza son kez bir bakar. “Sıhhatler olsun” lafı ile traşınızın sona erdiğini anlarsınız. Önünüzdeki saç kılı dolmuş önlüğü toplar toplamaz, komut almış asker gibi koltuktan kalkarsınız; ne de olsa hafiflemişsinizdir (!). Aynaya bakar, önce sağ tarafınızı ve sonra sol tarafınızı incelersiniz. Berber o arada elinde tuttuğu ayna ile size ense traşınızı göstermektedir. Ona da baktıktan sonra memnuniyetinizi belirten bir yüz ifadesi ile “Usta, sağol” dersiniz. Berbere parasını verip paranın üstünü beklerken aynada kendinize bir kez daha alıcı gözle bakarsınız. Bu arada, varsa dükkânın çırağı üstünüzde kalabilmiş kılları fırça ile temizlemekle meşguldür. Berbere “Eline sağlık” dedikten sonra bahşişini verirsiniz. Üstünüzü fırçalayan çocuğun bahşişini de “Sağol” deyip eline sıkıştırırsınız. Berber sizi kapıya kadar yolcu eder.

Bu ritüel, babamın beni ilk berbere götürdüğü günden beri devam etti. Berberin parasını babam verirdi, ama bahşişleri bana verdirirdi. O zaman bizim berberde çocuk koltuğu yoktu. Berber beni koltuğa değil de koltuğun kollukları üstüne konan tahtaya oturtup saçımı keserdi. O taht gibi yere oturunca kendimi büyümüş gibi hissederdim. Babam “Hadi berbere gidiyoruz” dediğinde iki şeyi düşünüp heyecanlanırdım. Birincisi oturacağım o tahtı, ikincisi de berbere ve çırağına vereceğim bahşişi.

COVID geldi, böyle oldu; epeydir berbere gitmiyorum; saç traşımı eşim yapıyor. O da bahşiş kabul etmiyor (!).

Tellak

Eskiden evlerde muntazam banyolar yoktu. Olsa da kışın ısıtmak zor olurdu. Bu nedenle hamama gidilirdi. Aradan yıllar geçti, evlerde banyolar düzenli oldu. Ancak İstanbul’da bir nostalji olarak zaman zaman rahmetli kayınpeder ile hamama giderdik. “Gel Uğur, derilerimizi yenileyelim” derdi. Sadullah isimli, 40-45 yaşlarında bir tellaka keselenir ve masaj yaptırırdık. Kayınpeder “Sen benim misafirimsin” der ödemeleri hep o yapardı. Her seferinde de Sadullah’a iyi bir bahşiş verirdi. İyi bir bahşiş diyorum; çünkü bizi görünce Sadullah’ın yüzü gülerdi. Kayınpeder zaman zaman da ona giyecek de getirirdi. Bir pazar günü geldik, Sadullah yoktu. “Nerede, izinli mi, hasta mı?” diye sorduk. “Hasta değildi, ama onu kaybettik. Kalpten gitti” dediler. Üzüldük tabi. En çok da Kayınpeder üzüldü. Çünkü onu daha uzun süredir tanıyordu. Sonra kendini teselli etti “ Allah rahmet eylesin, iyi bir çocuktu. Ama hakkını helal etmiştir. Bahşişlerini hep bolca vermiştim” dedi. O günden sonra kayınpeder ile hamama gitmedik.

Kuryeler

Eskiden insanlar evde kolayına pişiremedikleri, pizza türü yemekleri dışardan alırdı.

Yaşadığımız COVID salgını, dışardan yemek getirme alışkanlığını yaygınlaştırdı. Bu nedenle, yollarda vızır vızır giden kuryeleri görüyoruz. Nasıl lokantadaki masanıza yemeğinizi getiren garsona bahşiş veriyorsanız, her yeri ölüm tuzakları ve sapık sürücüler ile dolu şehir trafiğine çalım atarak yemeğinizi kapınıza kadar getiren kuryeye de bahşiş vereceksiniz tabi ki. Yalnız yemek taşıyan kuryeyeye mi? Çim biçme makinesinden, traş losyonunuza kadar her ihtiyacınızı ayağınıza getiren tüm kuryelere de.

Bahşiş kültürü ve ekonomisi

Hizmet sektörü alanı genişledikçe bahşiş alanları da genişleyecek. Kuryeler bunun bir örneği. Ama ABD’de bahşiş alanı daha da genişleyerek yeni bir aşamaya girmiş. Yukarda söz ettiğim geleneksel iş kollarına ek olarak işverenler ödeme noktalarında fatura miktarının yanına “Bahşiş” (Tip) diye bir kalem daha eklemişler. Bu işyerleri çok geniş bir çeşitlik gösteriyor. Örneğin, fidan ve çiçek satıcısı bir işyeri, gelinlik satan bir mağaza, sağlık spası, internet üstünden spor malzemeleri satan bir şirket, internet üzerinden bebek beslenme ürünleri satan bir şirket, uçuş rezervasyonları yapan bir acente, araba tamirhaneleri, süpermarketler. Bahşiş için “%0,%10, %15, %20, %25, %30” gibi oranlar veriyorlarmış. İşverenler çalışanların ücretlerinden doğan maliyet için müşterilerden bu şekilde destek talep ediyorlar. Hatta büyük şehirlerde restoranlardaki garsonlar işverenden ya çok az ücret alır veya hiç ücret almazlar; tüm gelirleri bu bahşişlerden gelir.

Bahşiş mecburi değil ama bir nevi “mahalle baskısı” da oluşabiliyormuş. Örneğin, mağazada kasanın önündesiniz. Ödemenizi yaparken önünüze döndürdükleri ekrana “Bahşiş” sayfası konuyor. Bir müşteri şöyle demiş “Arkanızda diğer müşteriler. Sizin yaptığınız bahşiş seçimine bakıyorlar. Ben de onların önünde cimri biri görünmemek için seçimi ona göre yapıyorum”.

Bahşiş bir kültür meselesi. Bol bahşiş veren insanların yaşadığı yerler Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Ortadoğu imiş. Avrupa, Asya ve Okyanus ülkelerinde yaşayan insanların ise elleri sıkı imiş. Japonya bu konudaki uç nokta. Bahşiş vermeyi uygun bulmuyorlarmış; iyi hizmetin zaten hizmet verenin görevi olduğuna inanıyorlarmış.

Sonuç

Amerikalı yazar Truman Capotenin güzel bir sözü vardır “Zorunda olmadığınız sürece, yağmurda yürümek hoştur”. Bahşiş de isteğe bağlı olduğu sürece hoş bir uygulamadır. Hizmet verenlere gösterilen bir akçeli takdirdir.

Yüklü bahşişler verebilme olanağınız ve fırsatlarınız olması dileğiyle…

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Nereden nereye   26 Mart 2024