En yüksek faiz, en yoksulun kullandığı kredili mevduatta

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Yalçın Karatepe, faizi indirerek bozulan dengelerin, tekrar faiz artırarak düzelmeyeceğini söyledi.

YAYINLAMA
GÜNCELLEME
En yüksek faiz, en yoksulun kullandığı kredili mevduatta

MARUF BUZCUGİL, HÜSEYİN GÖKÇE / ANKARA

CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve gölge kabinenin "Hazine ve Maliye Bakanı” Prof. Dr. Yalçın Karatepe Ankara Sohbetleri’ne konuk oldu. Hükümetin faiz politikasını eleştiren Karatepe, “Faiz indirerek bozulan denge, tekrar faiz artırarak düzelmez” dedi. En yüksek faizi toplumun en yoksul kesiminin ödediğine dikkat çeken Prof. Karatepe, “Ülkemizde en pahalı şey yoksulluk” yorumunu yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin oluşturduğu gölge kabinede "Hazine ve Maliye Bakanlığı" görevini yürüten Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Yalçın Karatepe, faizi indirerek bozulan dengelerin, tekrar faiz artırarak düzelmeyeceğini söyledi. En yüksek faizin, toplumun en yoksul kesiminin kullandığı ek hesap kredilerine uygulandığına dikkat çeken Karatepe, son dönemde artan yabancı sermaye girişini, swap işlemleriyle sağlanan kur riski garantisine bağladı.       

Türkiye’de yaşanan mevcut sorunlara yönelik hangi politikaları öneriyorsunuz?      

Ben Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın sorumluluk alanına giren bütün konuları mümkün olduğunca yakından takip ediyorum. İktidara geldiğimizde neler yapacağımızı belirlemek için çalışma komisyonları oluşturduk. Hem uzun vadeli politikalar hem de güncel konulara yönelik değerlendirmeler yapıyoruz. Biz mevcut sorunlarımızın çokluğundan dünyanın tartıştığı konuları ne politik ne akademik düzlemde tartışabiliyoruz. Bizim kalkınmacı iktisat politikasını somut bir biçimde ortaya koymamız lazım. Aslında AKP bugünlerde, ilk dönemlerinde uyguladığı faiz ve kur politikasını uyguluyor. Tek sorunu enfl asyon olarak görüyor. Oysa, bugün büyük sorun olmasına rağmen gelir dağılımındaki bozukluk hiç konuşulmuyor. Şu anda yüksek bir politika faizi var ve bu yüksek faiz kaynaklı kısa vadede de olsa sermaye girişi yaşanıyor. Kurlar baskılanınca da beklentileri de etkileyeceği üzerinden enfl asyonun düşeceğini öngörüyorlar. Ancak mevcut programa göre bile enfl asyonda düşüş 2027'de sağlanacak. Ama Türkiye bu politikayı daha önce de uyguladı ve çok daha büyük sorunlarla karşılaştık.       

Neydi o sorunlar?

Hepimizin kendimizi görece zengin hissettiğimiz, Türk lirasının aşırı değerlendiği yurt dışından para girişinin bol olduğu yıllarda faiz çok düşüktü. Üretim yapısında kalıcı olumsuz etkiler ortaya çıktı. Bugün yaşadığımız üretimde dışa bağımlılık da bu sürecin sonucu zaten. Türkiye’nin sanayi üretimi çok olumsuz etkilendi. İthalat çok ucuza geliyor, Çin’den alıp üzerine bir şeyler ekleyip üretiyorduk. Enerjide dışa bağımlıyız bunu anlayabiliyorum ama asıl hammadde ve ara malı ithalatı sorununu çözmemiz lazım. Bunlar yokmuş gibi davranıp yurt dışından sermaye gelsin demek, soruna kalıcı çözüm getirmez.    

İlk dönem politikalarının 2018’den sonra bizi nereye getirdiğini gördük. Türkiye ödemeler dengesi kriziyle karşı karşıya kaldı. Kısa vadede kendimizi iyi hissedeceğimiz, uzun vadeli planlanmadan yapılan şeylerin Türkiye’yi sağlıklı bir yere götürmesi mümkün değil. Bütün politikaları ihracat üzerine kurduğunuz zaman başkasının talep fonksiyonuna bağlı oluyorsunuz. Birisi sizden almak isterse alıyor, vaz geçerse ne yapacaksınız? Kalkınmayı sadece ihracata odaklanarak kurgulamaya çalışırsak yönetemediğimiz faktörlerin sonuçlarına maruz kalırız. Sanayi politikasını kurgularken dışa bağımlılığı planlı biçimde yönetmemiz lazım.       

Peki dezenflasyon programı sizce başarılı olacak mı?   

İktidar bir yandan sermaye girişini sağlarken, diğer taraftan talebi sönümlendirmeye çalışıyor. Talebi baskılayarak enfl asyonun düşeceğini sanıyorlar. Bunu da vatandaşın harcanabilir gelirini sınırlandırarak yapmaya çalışıyorlar. Ayrıca krediyi pahalı hale getirerek tüketimin azalacağını düşünüyorlar. Ben Türkiye’deki enfl asyonun talep kaynaklı olmadığını düşünüyorum. Normalde talep çoksa, maliyet artsa bile üretim artar. Ama bakıyoruz talep yüksek ama üretim artmıyor. Demek ki talep kaynaklı bir enfl asyon yaşamıyoruz. Dolayısıyla bu talebi kısma çabası geniş halk kitleleri üzerinde olumsuz etkileri oluyor.          

“EN PAHALI ŞEY YOKSULLUK” 

Ülkemizde en pahalı şey yoksulluk. Bugün en yüksek faiz, kredili mevduat hesaplarında. Aylık yüzde 5 olan faiz birikimli olarak üç haneli seviyelere geliyor. Bu hesapları da zaten en alt gelir grubundakiler kullanıyor. Miktarı düşük olsa da bankalar açısından riski sıfır olan bir kredi türü. Riski sıfır olan bir kredi türünün maliyetinin en yüksek olması ekonomi bilimine aykırı. İktidar talebi kısmak için bilinçli olarak bu kredinin maliyetini artırırken en yüksek faizi en yoksul kesim ödemek zorunda kalıyor. Normalde faiz artınca krediye talebin azalması lazım. Ama bizde durum tersine işledi ve KMH miktarı geçen yılın iki katına çıktı. Şimdi soru şu: En alt gelir grubundakiler için hayatı çok daha pahalı hale getirerek enflasyonla mı mücadele etmeliyiz? Üstelik bugün talebin önemli kısmı üst gelir grubundan kaynaklanıyor. Onların da fiyata baktığı yok zaten.       

Bizim eleştirdiğimiz geniş halk kesimine ağır fatura çıkararak enflasyonla mücadele edilmesi. Enflasyonun kaynağı bankadan 500 lira çeken, kredi kartını borca bırakan insanlar değil. Sadece tüketim mallarındaki talebe bakarak politika kurgulasanız bile araba ithalatının yarattığı açığı azaltamazsınız. Talep olarak gördüğünüz şeyin kimden kaynaklandığını ve hangi mekanizmalarla engellenebileceğine biraz kafa yormak lazım. 

“Vatandaşla yapılan sözleşme değişirken KÖİ niye değişmesin”

Mevcut bütçe imkanları ile emekli maaşının asgari ücret seviyesine yükseltilmesi gibi vaatlerin nasıl hayata geçirilmesini öngörüyorsunuz?      

Anayasada yer alan ‘sosyal devlet’ kavramının vatandaşı öncelemesi gerekiyor. Ülkemizde emekli konusu gündeme gelince sayının yüksekliğinden bahsediliyor. DİSK-AR’ın bir raporu var Türkiye ile Almanya’yı karşılaştıran. Nüfuslarımız birbirine yakın. Toplam nüfus içinde emeklilerin payı bizde yüzde 18, Almanya’da yüzde 25. Bizdeki sorun emeklilerin değil çalışanların sayısı. Almanya’da 45 milyon, bizde 32 milyon çalışan var. Emeklilerin gelirden aldığı payın düzenli olarak geriliyor. Biz en düşük emekli aylığı asgari ücrete eşitlensin dediğimizde Cumhurbaşkanı hemen maliyeti hesabı yaptı. Ancak emekliye verilen paranın tamamı maliyet değil. Örneğin 5 bin lira fazla para verseniz, bunun 1000 lirası zaten KDV olarak geri dönüyor. Tüketimin niteliğine göre ÖTV’yi, tüketim kaynaklı üretim, istihdam vs de hesaplarsanız belki yüzde 40’ı geri dönüyor. Emekliye kaynak bulunamazken, Kamu Özel İşbirliği için verilen garanti kapsamında yapılan ödemeleri gündeme getirdiğimizde Cumhurbaşkanı, “Sözleşmeler var, tahkime giderler” diyor. Peki bu ülkede sosyal güvenlik sistemi üzerinden bugün emekli olan vatandaşlarla da sözleşme imzalamıyor mu? Siz emekli olduğunuzda refah içinde yaşayacağınız imkanı sunacağız sözleşmesi. Bu sözleşme zaman içinde o kadar değişti ki. Aylık bağlama oranı düşürüldü. 85 milyon ile yapılan sözleşmeyi tek taraflı değiştirme iradesine sahip olan iktidar, konu KÖİ’ye geldiğinde ortada sözleşme olduğunu söylüyor. Evet sosyal güvenlik sistemini refah sunacak şekle dönüştürmek zorundayız ama KÖİ ve diğer harcama kalemlerinin de verimlilik, etkinliğini değerlendirmek zorunluluğundayız.

“Servisi kaldırıp, gazete almayıp tasarruf olmaz”      

Şimdi 11 trilyon liranın üzerinde bir 2024 yılı bütçesi var. Tasarruf tedbirlerinin ise 100 milyar liralık etkisi olacağı söylendi. Kamu İhale Kanunu bu iktidar döneminde 200’e yakın değiştirildi. Bu değişikliklerin tamamı kamu alımlarını ya da ihalelerini daha uygun maliyetle yapmaya imkan vermek üzere mi yapıldı? Yoksa iktidarın kamu ihaleleri üzerindeki tasarruf yetkisini genişletmek için mi yapıldı? İkincisi olduğunu biliyoruz. Yani harcamalar etkin biçimde yapılmıyor. AB’ye uyum çerçevesinde çıkarılan Kamu İhale Kanununu unuttuk. 25 yıl önce çıkarılan tasarruf genelgesiyle, yeni genelgeyi karşılaştırdık. Farklılık sadece yüzde 10 düzeyinde çıktı. Yani 1990’lı yıllarda cep telefonu kullanımı çok pahalıydı ve o dönem bir tasarrufa gidilmişti. Şimdi aynı metni kopyaladıkları için telefonla ilgili kısmı da bırakmışlar. Servisleri kaldırarak, gazete almayarak mı tasarruf sağlayacaksınız? Servisin toplam maliyeti 2 milyar lira ve üstelik ekonomiye katkı sağlıyorlar.        

“Ölçemediğimiz enflasyonu indirmek için çalışıyoruz” 

Açıklanan verilerin vatandaş ve biz iktisatçılarda karşılığının olmadığını çok somut göstergelerden biliyoruz. Yıllık enflasyon yüzde 75’in üzerinde, aylık gıda enflasyonu yüzde 1,69 açıklandı. Oysa TÜRK-İŞ gıda enflasyonunu yüzde 7,02 olarak açıkladı. Bu kadar fark nasıl olabilir? TÜİK sepet fi yatlarını açıklamalıdır. Merkez Bankası enflasyon için beklenti anketi yayınlıyor. Piyasa katılımcıları, hane halkları ve iş dünyasına yılsonu enflasyon beklentileri soruluyor. 1 yıl önce, bugünkü enflasyona ilişkin soruya en yakın cevabı hanehalkları vermiş. Yani sonuçta siz ne kadar gizlemeye çalışırsanız çalışın vatandaş görüyor. Ölçemediğimiz bir enflasyonu düşürmeye çalışıyoruz.

“Borsa vergisi beyanname ile ödenebilir”    

Türkiye’deki toplam vergi gelirinin kabaca %65’i dolaylı vergilerden. Bu adil değil ve vergi ödeyenin ekonomik gücüyle ilişkisi yok. Biz iktidara geldiğimizde bu oranı yüzde 35’e indirmeyi hedefliyoruz. Kurulduğu günden bu yana borsa gelişsin diye vergilendirilmiyor. Bana göre borsanın vergilendirilmesi beyanname ile yapılmalı, her işlemde vergi olmaz, bir sonraki işlemde zarar edebilir. Bütçeye baktığımızda 657 milyar liralık vergiden vazgeçilmesi öngörülüyor. Yatırım teşviklerini anlayabilirim ama bunu yaparken etkinliğini de ölçmemiz lazım. İktidarın minimum kurumlar vergisiyle yapmaya çalıştığı şey şu: “Biz aslında vazgeçilen vergilerin etkinliğinin ne olduğunu bilmiyoruz. O kadar karmaşık hale getirdik ki, tek tek ayıklamamız zaman alacak. Biz şimdi kafadan %15’i koyalım alalım” diyorlar. 

“Yabancılar kur riski almadan kazanıyor

Son dönemlerde yaşanan sermaye girişleri üzerinde çok duruyor ekonomi yönetimi?

Türkiye bu dönemi daha önce yaşadığında dünyada faizler sıfıra yakındı. Mehmet Şimşek şimdi övünüyor sermaye girişi var diye. Ancak gelen, sıcak para. Yani doğrudan yatırım gelmiyor. Swap limitleri konulmuştu daha önce, biz biliyoruz ki yabancı işlemlerini risk almadan yapmayı tercih ediyor. Swap kanalı da zaten buna izin veriyor. Yüksek faize para geliyor şimdi ama geri dönüş tarihindeki kuru şimdiden swap işlemi üzerinden fikslemiş oluyor. Yani aslında kur riski almadan, dolar, Euro cinsinden yüksek getiriyi garantileyerek geliyor. Türkiye en kötü döneminde bile borç ödeme sorunu yaşamadığı için yüksek faiz döneminde herkes borç vermek istiyor. 

Faiz indirerek bozulan dengeler, artırarak düzelmez     

Yeni ekonomi yönetimi neyi yanlış yaptı da bu noktaya geldik?       

Şimdi bu iktidarın en çok yaptıkları şeyin tam tersini yaparak bunun ne kadar doğru olduğunu söylemesini kıskanıyorum. Berat Albayrak döneminden bu yana ‘Rekabetçi kur’, ‘Çin modeli’, ‘Yeni ekonomi modeli’ gibi isimlerle politikalar uyguladılar. Üç ayda bir ülkenin ekonomi politikası değişir mi? Faiz indirimi başladığı dönemdeki enflasyon oranımızı çoğu insan unuttu. Yüzde 19,5, politika faizi yüzde 19’du. Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan seçime daha canlı ekonomi ile girilmesi için faizin inmesini istedi. Bunun siyasi faydalarını da gördü. Şimdi de o politikaların etkisini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Yani faizi indirerek bozulan dengeleri faizi artırarak yerine koyamazsınız.

Bu konularda ilginizi çekebilir